|
|
Hakan Akpınar
|
ANADOLU AYDINLIĞININ MEŞALESİ DAHA YUKARI&. |
|
|
|
Cumartesi, 05 Aralık 2009 |
|
SORGUN
Postası ile ilk tanışmam Salim Taşçı
sayesinde oldu… Salim Ağabey, bana
zaman zaman bu gazeteyi okuttu, hatta yazmamı telkin etti. Kısmet
bugüneymiş…
Birkaç
yıl önce gazeteyi elime aldığımda gördüm ki, Türk basının en önemli
kalemlerinin yolu Sorgun Postası’ndan
geçmiş.
Babıâli’nin
ve Rüzgârlı basının saygın kalemleri, bu gazetede yazmış ya da yazıyor. İlk
dikkatimi çeken buydu.
20
yıla yakındır gazeteciyim… Uzun yıllar siyasi parti muhabirliği yaptığım için
liderlerin peşinde Anadolu’yu-deyim yerindeyse-karış karış gezdim.
Açık
söyleyeyim, tanınmış yazarların ilgi gösterdiği, kalem oynattığı, böyle bir
yerel gazete hiç görmedim.
Kuşkusuz,
bunda gazetenin kurucusu Doğan Özmen’in
tutarlı ve aydınlık duruşunun önemli payı var.
Köy
Enstitüsü mezunu ve Anadolu aydınlanmasının önemli taşlarından biri olan
eğitimci Doğan Özmen’in çabaları sonuç vermiş.
Görünen
o ki, Sorgun Postası, Türk basının “Yükte hafif ama pahada ağır” pırlanta
gibi bir mevkutesi haline gelmiş.
Sorgun Postası, 30 yaşında… Bu yazıyı da Sorgun Postası’nın 30. yıldönümü
vesilesiyle karalıyoruz.
Umuyorum
ki, ünü Yozgat’ı aşarak, Türk genel basınının duvarlarında yankılanan Sorgun Postası, daha nice kuşaklara
seslenir. Diliyorum ki, Sorgun’un
aydınlık meşalesi, Anadolu’yu
ışıklandırmaya devam eder.
Bana
bu gazeteyi tanıtan Salim Taşçı
ağabeyimizin önemli bir katkısı daha oldu. Beni, gazeteden sonra Bozok Yaylası’nın vefalı coğrafyası ve
ardından da gerçek bir Anadolu
beyefendisi olan Doğan Özmen Bey ile tanıştırdı.
Bir kez daha gördüm ki, ihmal edilen, mesafeli
durulan Anadolu toprakları, nice
münevver insana beşiklik ediyor. Gelenek ve değerlerini içlerinde taşıyan, Anadolu’nun bu münevver kalemlerinin, İstanbul aydınlarına göre önemli bir
hasletleri daha var; o da, vefalı ve alçakgönüllü insanlar olmaları.
Gazetenin
doğum günü vesilesiyle karalanan bu yazıda, Sorgun Postası elbette ki, her türlü övgü ve takdiri hak ediyor.
Ben
bu yazı vesilesiyle, (Bu gazetede gönül bağı dışında hiçbir ticari illiyet bağı
bulunmayan bir gazeteci olarak) şunu ifade etmek isterim.
Sorgun Postası’nın daha çok yaşaması
lazım. Yetmez, büyümesi ve meşalesini daha yükseğe kaldırması lazım. Bunun için
Sorgun’un ileri gelen aydınlarına ve
gençlerine önemli görevler düşüyor. Gazeteye destek olun, katkı verin.
Verin
ki yaşasın, büyüsün, aydınlatsın… Yeni kuşaklara ufuk versin. Bozok Yaylası’nın aydınlık meşalesi, Anadolu’nun kör kuytuluklarındaki
cehaleti aydınlatsın. Işığıyla kör karanlıkları yıkasın…
Nice
yıllara Sorgun Postası… Nice yıllara
Doğan ağabey… Bu senin de yaş günün…
HAKAN AKPINAR KİMDİR
Hakan
Akpınar, 1967 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun oldu.
Gazeteciliğe 1991 yılında Hürriyet Gazetesi’nin Ankara
Bürosu’nda başladı. 12 yıl
kesintisiz olarak aynı gazetede politika muhabirliği yaptı.
2003
yılında istifa ederek, Tercüman
Gazetesi’nin Ankara Temsilciliği’ni
üstlendi. 2006-2007 yılları arasında
bir televizyon kanalında yöneticilik; 2008 yılında ise Sözcü Gazetesi’nde Ankara
Temsilcisi olarak görev yaptı.
Hakan Akpınar’ın yayımlanmış üç kitabı
bulunuyor. Bunlar şöyle:
Nasıl
Gazeteci Oldular/Onların Hikayesi (Bilgi Yayınevi)
28 Şubat/Postmodern
Darbenin Öyküsü
(Ümit Yayıncılık)
Kurtların
Kardeşliği (Birharf Yayınları)
|
|
|
GÜZEL GÖREN GÜZEL DÜŞÜNÜR, GÜZEL DÜŞÜNEN HAYATINDAN LEZZET ALIR |
|
|
|
Cumartesi, 05 Aralık 2009 |
|
İnsanın
iki yönü vardır. Birisi: Hayra,
müspet şeylere, güzelliğe, imara ve iyiliğe bakan ciheti. Diğer yönü ise: Şerre, menfi
şeylere, çirkinliğe, tahribe ve
kötülüğe bakar.
İnsan
ikinci cihetten hareket ederse, hem kendini ve hem de çevresini azap ve işkence atmosferine hapsetmektedir. Ama diğer
yönüyle hayata baktığında, her şeyde bir güzellik bulma imkanına kavuşur.
Birinci cihet; zordur,gayret ister,
samimiyet ister ve adil olmayı gerektirir. Ama ikinci cihet de ise buna ihtiyaç
yoktur. Gözünü yum, aklına geleni konuş.. Bu durum, nefsin ve şeytanın
çok hoşuna gider.
Maalesef
toplumumuzda bu davranış şekli çok daha
hakim gözüküyor.
Bayram
vesilesiyle Sorgun’da bir çok kişi
ve kurumları ziyaret ettik. Hemen hemen, her ağzını açan hükümetin ‘Açılım Projesi’nden’ söz ediyor. Allah,
Allah! Zannedersiniz ki, bütün bu insanlar hariciyeci, mülkiyeli veya
politikacı.
Demek
ki insanların işlerine geliyor, ya da bu yol çok kolay olduğu için onu tercih
ediyorlar. Nereye uğrasam sohbet bu istikamette cereyan ediyor. bu insanların
nazarında herkes bu vatana hıyanet ediyor, hiç kimse dürüst değil. Yani
esnafından memuruna, çiftçisinden tüccarına kadar herkeste bir karamsarlık
hakim, bir güven kaybı paranoya derecesine çıkmış.
Bu
istikametteki sohbetlerden (!) epeyce moralimiz bozuk bir halde Cuma günü kenar
bir semtteki camiye Cuma namazına gittik. Sanki dışarıdaki vatandaşların
sözcüsü bir vaiz karşımızda. O da cemaate epeyce bir şeyler söyledi. Allah bu
topluma ve bu cemaate merhamet etsin.
Ben
daha çok bu cemaate acıdım. Zira dışarıdaki hadiselerin ve dostlarının
tazyikatından sıkılmış bu insanlar; dinin-diyanetin, caminin-cemaatin sıcak
atmosferine girip teselli bulmak istiyorlar. Ama nerede?
Artık
yeter, dedik. Bundan sonra tabir caizse topu ayağımıza aldık, kimseye söz hakkı
vermeden her rastladığım insana ve her
uğradığım mekana selamdan sonra bazı şeyler söyledim. Özetle:
‘İnsanın yaşadığı çevrede bir ubudiyet, bir
de rububiyet dairesi vardır. İnsan
kendine ait vazifelerini hakkı ile yerine getirmekle mükelleftir. Bu görevleri
yapmadığı halde kainatın idaresini yani rububiyet dairesinin yükünü omzuna
alırsa beli kırılır.
Batı toplumundaki suni,
uydurma bir Poliyannacılık değil, bizim kültürümüzün mayasını teşkil eden;
yaratılanı yaratandan ötürü hoşgörü vardır.
Hüsn-ü zan vardır. İyilik yap,
iyilik bul vardır. Selam, sadaka, zekat, yardımlaşma ve muhabbet dinimizin
gereğidir. Her şeyin iyisine bak güzel bir kaidedir.’
Bu
ve buna benzer bildiğimiz ne varsa lisan-ı münasiple bayram esnasındaki
ziyaretlerimizde biz de bunları
dağıttık.
Umarım,
bu yeis ( ümitsizlik) sisi bu
atmosferden izale olur.
|
|
|
KURBAN |
|
|
|
Perşembe, 26 Kasım 2009 |
|
Yüce Allah’ın emriyle; O’nun rızasını kazanmak
niyetiyle, belli özellikleri taşıyan ve belirli bir zamanda kesilen hayvana
kurban diyoruz.
Kurban ; Allah’ın emriyle, O’nun yaratıp insana
verdiği hayvanların kesilmesiyle kullarının kendisine yaklaşmasına vesile olan
bir ibadet şeklidir.
Kurban ; Allah’tan başka hiçbir varlığın kutsal
sayılamayacağını ve mabut ittihaz
edilemeyeceğini göstermesi bakımından da halis bir ubudiyettir.
Kurban ; kainatın yaratıcısı tarafından şu kainatta
her şeyin insanın istifadesine sunulduğunu göstermesi bakımından da çok önemli
yeri olan bir ibadettir.
Zira; kurbanın tarihine baktığımızda, insanlık
zaman içerisinde nübüvvet yolunu terk edip sapkınlığa maruz kaldığında nasıl
elleriyle yaptıklarını putlaştırıp, menfaat sağladıkları şeyleri kutsallaştırıp
sonra da onlara taptıklarını hayretle müşahede ediyoruz.
Eski Mısır’da yaşayan ve öküzü, ineği, onun yavrusu
buzağıyı mabut kabul eden bir takım insan topluluklarını, hatta İsrail
oğullarının da bunun tesirinde kaldıklarını Kuran-ı Kerim bize ifade
etmektedir.
Bu sebepledir ki; Cenab’ı Hak Hazreti Musa’ya:
“Kavmine söyle, bir ineği kurban etsinler” derken, onların dem ve damarlarına
karışan bakarperestlik mefkuresini kesip atmak istiyor. Bu günün medeni dünyası
Hintlilerle alay ederken, Kuran’ın bu emrinin ne kadar şümullü olduğunu ve
insana kainattaki her şeyin musahhar olduğunu belirtmesi bakımından çok büyük
bir önem taşıdığını anlatmaktadır.
Kurban ; Yüce Yaratıcı’nın emrinin her şeyden önce
geldiğini ve O’nun bu konularda da insanlar nasıl bir imtihana tabii tuttuğunu
anlatır. Hz.İbrahim’in, oğlu İsmail’i kurban etmesi olayından tutun da bugünün
insanlarına, kırmızı develeri ve güçlü boğaları O’nun rızası için kesmelerinin
bir sırrı imtihan olduğunun işaretidir.
Bu konularda da, şefkat hislerini suistimal ederek,
insan sevgisi yerine hayvan sevgisini ön plana çıkarıp bu ibadete karşı
çıkanlara karşı da, bu günün mümini bu ibadetle ciddi bir imtihana tabii
tutulmuştur.
El-hasıl kurban ibadeti; inancın, samimiyetin,
ihlasın ve fedakarlığın bir zirvesidir. Burada önemli olan bu niyetle bu
ibadeti hakkıyla yerine getirmektir.
Yapılan bu ibadetin rızasına uygun olmasını Yüce
Mevla’dan temenni eder, bayramınızı kutlarım.
|
|
|
MEYVE SIKACAĞI İLE KALPAZANLIK |
|
|
|
Cumartesi, 21 Kasım 2009 |
|
İnsan;
utanma, ar,namus,haysiyet, şeref, itibar vb. insani duygularını kaybederse
artık o insana insani muamele yapılmaz.
Diğer
bir ifade ile insanın; vicdanı, aklı diğer duygularına hükmetmezse o insan hem
kendine ve hem de içinde yaşadığı topluma muzır bir varlık haline gelir.
İnsanlık
tarihi boyunca arzu ettiği nesli ve onlardan müteşekkil toplumu meydana
getirmek için uzun süreler çalışmış ve bu uğurda aklı başında olanlar epeyce kafa yormuşlardır. Ama
yine de insanlık bu ideal nesli ancak ‘ Asr-ı
Saadette’ görmüş bir daha da görmesi imkansız hale gelmiştir.
Zamanla
insanlık bu idealden o kadar uzaklaşmış ki, özellikle ‘Allah ve ahiret inancının olmadığı veya zaafa uğradığı
toplumlarda akıl ve menfaat duygusu o insanları canavar hayvan hükmüne
getirmiştir.’
İnsan,
eğer kendine verilen maddi duygularını
sırf menfaatlerinin celbine sarf ederse o insan hiç akla hayale gelmedik şeyler
yapar. Siz evinizde meyve sıkıp meyve suyu içtiğiniz ‘Meyve sıkacağından sahte para basılacağını düşünebilir miydiniz?’ Renkli fotokopi makinelerinden bu sahteciliği duymuştuk, ama bu kadarına da pes dedirten
bir icraatla karşı karşıyayız.
Allah’ın
verdiği bu aklı insanlığın menfaatinde kullanan yüce ruhlu insanların arasında
bu tür süfli varlıkların da bulunacağını hesap etmeliyiz. Madem Allah bu aklı
herkese vermiş, bunlar insanlığın aleyhinde kullanıyorlar. Biz de bu
sahtekarlara fırsat ve imkan vermemeliyiz.
Birkaç
gün önce kapı zili çaldı. Açtım, baktım. Elinde temizlik malzemesi olan bir
genç. Hayrola dedim. Abi dedi, ben öğrenciyim, bunları satıp harçlık yapıyorum.
İyi dedim. Hangi üniversitede? Dedi falanca.. Öğrenci kimliğini bir göreyim
dedim. Dedi ki henüz çıkmadı. Yavrum iki ayda mutlaka bu kimliğin çıkması
gerekir, neden yalan söylüyorsun? Ve hızla uzaklaştı.
Yine,
camiden çıkıyoruz. Genç bir dilenci : ‘Ağabey,
çoluk çocuk aç, bir ekmek parası..’
Yanımdaki arkadaş, aman hocam ona bir şey
verme, o filan kurumdan emeklidir, gel işin içinden çık.
Herkes
birbirini kandırmaya çalışırsa, aradaki emniyet, güven duygusu ortadan
kalkarsa böyle bir toplumda nasıl
yaşanır?
Gidecek
başka bir yerimiz olmadığına göre, insanlarımızı eğiteceğiz. Layık olana da
cezasını vereceğiz. Ama hak ettiği cezayı. Ta ki caydırıcı olsun, ibretlik
olsun. Masumların, mazlumların canına ve malına kastedenler ellerini uzatırken
bir değil bin defa düşünsün.
|
|
|
TEMSİLCİ SEÇEMEZSENİZ, İŞİNİZİ KENDİNİZ TAKİP EDECEKSİNİZ |
|
|
|
Cuma, 13 Kasım 2009 |
|
Geçen
hafta sonu özel bir takım işlerim ve ziyaretler sebebiyle; İstanbul, Kütahya ve
Ankara’yı da içine alan dört günlük bir seyahatim oldu.
Bu
seyahat esnasında elbetti ekmeğini yediğimiz, suyunu içtiğimiz ve havasını
teneffüs ettiğimiz memleketimiz Sorgun ve Yozgat’ ın meselelerini müzakere
ettik. Çevre illere göre neden geri kaldığımızın sebepleri üzerinde durduk.
Ve
gördük ki; fizik kanunları gibi, sosyal olaylarda da şu hakikat her yerde
karşımıza çıkıyor: ‘ Her bir fert
kendisi için yaşarsa, umumun menfaatini kendi menfaatine feda ederse günün
birinde hem o fert ve hem de içinde yaşadığı toplum daima geriye gitmektedir.’
Bu
sebeple ferdin hayatı, toplumun hayatına bağlıdır. Hele hele insan bedevi bir hayat yaşayamayacağına göre mutlaka bir
toplum içinde yaşayacak, onunla ağlayıp onunla gülecektir. Yani toplum ne kadar
huzurlu, müreffeh bir hayat yaşıyorsa hayatın kalitesi o nispette fertlere de
yansıyacaktır.
Demokratik
toplumlarda fertler toplumun genel taleplerini dillendirip yerine getirmek
üzere birer temsilci seçerler. O seçilenler de o toplumun; eli-ayağı,
gözü-kulağı, dili- dudağı olur. Ama bunun tersi olursa, yani toplum
temsilcisini seçemezse genel taleplerini, istek ve arzularını ferden-ferda
herkes kendisi takip etmek zorundadır.
Bu
girişten sonra Sorgun, genel taleplerini dillendirecek ve usulüne uygun bir
şekilde nereden neyi isteyeceğini ifade edecek bir temsilcisini maalesef
TBMM’ne gönderemedi. Son genel seçimlerde bu konunun ezikliğini hisseden Sorgunluyu
teselli sadedinde Sn. Cumhurbaşkanımız ( o zaman Kayseri Milletvekili adayı
olarak) sahip çıktıysa da, o da devletin tepesine geçince ister istemez irtibat
koptu.
Şimdi
Sorgun, haklı taleplerini daha da
mütevazi bir şekilde birkaç programdan müteşekkil bir Meslek Yüksekokulu’nu
ısrar etmesine rağmen açtıramıyor. Önce 100 dönümlük arsa, sonra bina,
arkasından kendi ölçülerine uygun öğretim elemanı bulacaksınız. Daha sonra
düşüneceğiz..Şimdilik daha başka bahane aklıma gelmiyor.
Bu
konuda uzağa gitmeye gerek yok. Hemen yanı başımızdaki aynı tarihte
kurulduğumuz Kırşehir Ahi Evren
Üniversitesi kolları sıvamış, öğle çiftlik kuracak kadar arsa da istemeden, Mucur (12.000 nüfus)’a, Kaman
(25.000 nüfus)’a en az 3-5 programlık birer Meslek Yüksekokulu açmış ve
öğretime başlamıştır.
Bence
bu konuda yapılacak husus şudur. Bir heyet teşekkül ettirilip önce Sayın Cumhurbaşkanı’na (Sorgunluya
verdiği sözü de hatırlatıp ) konu arz edilecek, daha sonra Sayın Başbakan
Yardımcısı Cemil Çiçek’e gidilip doğrudan YÖK’ü
devreye sokmalarını lisanı münasiple arz edeceklerdir.
Zira
Sayın Cemil Çiçek’in bu konudaki
titizliğini ve bu konulara muktedir olduğunu yakinen bilen birisi olarak ifade
etmek istiyorum.
Bu
arada, kendisine minnettarlık ve şükran duygularımızı ifade ederek bir hatıramı
nakletmek istiyorum.
Sene
1988. Sayın Cemil Çiçek Devlet Bakanı. Yozgat’a
ilk defa Gazi Üniversite’sine bağlı
bir Yüksek Okul açılması için YÖK’ ten bir heyet gönderir. İçlerinde
eski valilerden Sayın Durmuş Yalçın da vardır. Önce bu heyet
zamanın Yozgat Valisi Sayın Muhittin
Keskin’i ziyaret ederler. Sayın Vali makama beni emrettiler. (O tarihte
Yozgat’ta Milli Eğitim Müdür Vekili olarak görev yapıyorum.) Bana aynen şöyle
dedi: ‘Müdür Bey bu heyetin ayrı bir
özelliği var. Hem Sayın Bakanın özel ricası, hem de Durmuş Bey benim vali ağabeyimdir. Yozgat’ a
Yüksek Okul açmaya gelmişler, nereyi beğenirlerse orayı tahsis edelim, düş
bunların önüne’ dedi.
Bu
irade, bu güç ve bu müjde ile Yozgat’taki uygun okulların tamamını gezdirdim.
Onlar da Sarıtopraklık Mevkii’ndeki 24 derslikli Atatürk İlköğretim Okulu’ nu beğendiler. Ve oraya bundan 21 sene
önce Yüksekokulu açtık. Ve bu okul
bugünkü Bozok Üniversitesi’nin
temeli oldu.
Bu
hatıra, ilgililere yeter mi bilmiyorum. ‘Arife
işaret kafidir.’
|
|
| |
|
|
Döviz Kuru(TCMB) |
| USD Alış | 1.5033 YTL | | USD Satış | 1.5106 YTL | | EURO Alış | 1.9179 YTL | | EURO Satış | 1.9272 YTL | |
|
Toplam Ziyaretçi |
|
59685793
|
|
Son 5 İlan |
| = Resimli | |
|