Anasayfa arrow Yazarlar arrow Ali Demirdağ
 
 
cheap software
oem software
cheap viagra
cheap cigarettes
Ali Demirdağ
RAMAZAN BAYRAMI Yazdır E-posta
Cumartesi, 04 Eylül 2010

Bayram: Her milletin kendi dini veya milli kimliğine uygun olarak, topluca kutladığı özel önemi haiz olan günlerdir.

Ramazan Bayramı da; senede bir defa gelen Ramazan Ayı sonunda, oruç gibi kutsal ve meşakkatli bir ibadetin neticesinde, o imtihanı başarı ile geçmenin mutluluğunu birlikte yaşamanın adıdır.

Arapçada ‘İdül fıtır’ diye adlandırılan bu bayram Hicret’in ikinci yılından itibaren Müslümanlarca kutlanmaya başlanmıştır. Zira oruç ilk defa bu yıl farz kılınmış ve akabinde de yari Şevval ayının ilk üç gününü de bayram olarak kutlamışlardır.

Ramazan Bayramına, bayramdan önce fitre (mali bir ibadet) verildiği için ‘Fıtır Bayramı’ da  denilmektedir. Fakat Şeker Bayramı denilmesi uygun değildir. Çünkü dini terim ve kavramların değiştirilmesini Peygamberimiz (asm) hoş karşılamamıştır.

Gerek Ramazan ve gerekse Kurban Bayramının İslam toplumunun nev’i şahsına münhasır  özel günler olduğunu bizzat bu dinin Peygamberinin tavsiye ve uyguladığını görüyoruz.

Hz. Peygamber (asm) Medine’ye hicretinden sonra  görüyor ki, Medine halkı İran’dan alınma ‘Nevruz ve Mihrican’ adıyla iki bayramı kutluyorlardı.  Bunun üzerine  Hz. Muhammed: ‘Allah sizin için o iki günü daha hayırlı iki günle, Kurban ve Ramazan bayramları ile  değiştirmiştir,’ buyurarak  diğer dinlerin kutsalından İslam’ı arındırmış ve isimlerini de koymuştur.

Bayramlar; sevinç, sürur ve mutlulukların paylaşıldığı günlerdir. Ancak, bunları yaparken yani; yemede, içmede ve eğlencede ölçüyü kaçırmamak gerekmektedir. İslam dini her şeyde olduğu gibi ifrat ve tefritten uzak durmayı ve orta yolu (vasat), sarat-ı müstakimi tavsiye etmektedir. Bazı toplumların bayram adına yaptıkları ‘karnaval ve faşing ‘ tarzı hareketler çılgınlıktan başka bir şey değildir.

Her zaman olduğu gibi İslam’da esas olan, bütün toplumun mutluluğudur. Fitre ve zekatla fakirin yanında olan, oruçla açlığı tadan Müslüman mütevazi olur. Çılgınlık yapamaz. Hatta Anadolu’da hala devam eden güzel adetlerden biri de bayram namazından sonra topluca mezaristan ziyaretleri ve toplu yenen yemekler, Müslümanların ne kadar ölçülü olması gerektiğinin bir nişanesidir.

Evet, İslam’da yeme-içme ve eğlence vardır. Ama meşru dairede kalmak şartı ile. Zira ‘helal dairesi geniştir, keyfe kafidir. Harama girmeye lüzum yoktur.

Bütün okuyucularımın bayramını kutlar, bayramın bütün insanlığın saadetine medar olmasını temenni ederim.

 
UHREVİ PAZAR Yazdır E-posta
Cuma, 27 Ağustos 2010

Mübarek Ramazan Ayı uhrevi ticaretin bol bol yapıldığı gerçekten bereketli bir aydır.

Peygamberimizin ifadesiyle: ‘...' Her bir hayrın ve iyiliğin karşılığının normal zamanlarda bire on verilmesine rağmen Ramazanda yüzlere ve binlere çıktığı belirtilmektedir.

Gündüzleri sevabına inanılarak tutulan oruçlar, geceleri kılınan teravihler, muhtaçlara verilen fitre ve zekatlar, dostlarla bir arada olmanın kazancı, gerçekten ihlasla uhrevi aleme yansıdığı takdirde, insanın ebedi saadetini temine medar olacaktır.

Şimdi gelelim işin bir başka yönüne!

Ramazan Ayı geldiğinde TV kanallarında bir yarış başlıyor. Her bir kanal medyatik bir takım yüzleri programlarına çıkarmanın yollarını arıyor. Çıkan zevat da (bir kısmı müstesna) o işin heyecanı ile seyirciye şirin görünmenin saikiyle  veya karşısındakinin tuzak bir takım soruları ile ölçüyü kaçırıyor.

Bu husus sadece TV'lerde değil, vaaz kürsülerine de yansıyor.

Örnek mi istersiniz?

Bakın bir TV'deki tanıtım reklamına. ‘Filan hoca ezber bozuyor.' Neymiş? Cennette her bir mümine verilecek huriler (cennet kadını ) in özelliklerini ve güzelliklerini anlatıyor.

Allah,Allah!

Bu adamlar, ebedi saadette ehl-i iman için  Cenab-ı Hak'kın hazırladığı nimetlerden hiç mi haberleri yok?

Bir başka konu; son zamanların modası, bence bir kıyamet alameti, ‘Kur'an Müslümanlığı...'

Evet Yüce Dinin temel kaynak kitabı Kuran-ı Kerim'dir.  Ama dinin füruat dediğimiz ameli ve tatbiki yönlerini de o dinin Peygamberinden öğrenmek mecburiyeti vardır. Bu sebeple dinin ikinci ve vazgeçilmez temel kaynağı da sünnettir. Zira Peygamberimiz Hz. Muhammed (asm ), yirmi üç yıl bizzat Kur'an'ı yaşayarak, aynı zamanda İslam dininin tatbikatını yapmıştır.

Hal böyle olunca; sadece Kur'an'ı alıp, Arapça da bilmediği halde ben Kur'an'a göre yaşayacağım deyip ‘mealiyle' amel etmek ve sünneti kabul etmemek ‘ehl-i sünnet' in çizgisinden çıkmanın alametidir. Bir adım ilerisi  Peygamberi de inkardır.

Geçen gün takip ettiğim bir programda adamın biri ‘Miraç' meselesini inkar ediyordu. ‘İsra' var diyor, ama miraç yok diyor.

Halbuki, sahih hadislerde bu olayı Peygamberimiz (asm) teferruatıyla anlattığı gibi, Necm Suresi'nin 4-18. ayetleri bu olaya ışık tutuyor.

Bu hususu ilgililere tavsiye ettikten sonra şunu ifade edeyim.

Lütfen dünyevi mesleklerinizle ilgili hususlara ayırdığınız zamanın yüzde birini  ebedi saadetiniz için hiç olmazsa dinin temel meselelerini öğrenmeye hasrediniz.

Bunun için her ailede Diyanetin  hazırladığı ilmihalden bir ilmihal kitabı olsun. Ondan okuyun ve öğrenin. Özellikle bu ayda kendisiyle birlikte dini pazarlayanlara da itibar etmeyin.

 
BESMELE Yazdır E-posta
Cumartesi, 21 Ağustos 2010

Kısaca; ‘ Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile başlarım’ demek olan besmele, tek bir ayet olduğu halde Kur’an’da 114 defa nazil olmuştur.

Besmele; her bir hayırlı işin başlangıcı olduğu gibi aynı zamanda ‘Şeair-i İslamiye’ yani bir İslam nişanıdır.

Besmele; sadece insan olarak, şuurlu mahlukata mahsus değil, bütün yaratıkların ‘Hal ve kal’ dilleriyle yaptıkları bir tesbihattır.

İnsan; şuurlu bir varlık olarak etrafında  kendine yönelik kainatın bütün unsurlarının hizmetkar olduğunu görünce, yani güneşin hanesini ısıtıp ışıttığını, gıdalarını pişirdiğini, ayın takvimcilik yaptığını, atmosferin teneffüsü ve muhafızı olduğunu, okyanusların su ihtiyacını temin ettiğini ve kısaca koca kainatı kendine hizmetkar yapan yüce bir kudretin varlığını ‘ Rahman’ ismiyle zikrederek minnettarlığını göstermelidir.

Bu geniş rahmetin tecelliyatı içinde , hususi hayatına baktığında; bir damla sudan halk edildiğini, üç karanlık perde içinde dokuz ay bir göbek bağı ile gıdasını ve oksijenini aldığını ve sonra dünyaya geldiğini, her bir aleme yönelik organlarının takıldığını, bununla beraber o yüce ruhuna da sevgi ve şefkat gibi nice hissiyatların yerleştirildiğini gören insan ‘Rahimiyetin’ tecellisine şahit olarak ‘Bismillahirrahmanirrahim’ diyecektir.

Evet, besmeleyi sadece biz şuurlu insanlar değil, bilakis bütün mahlukat hal dilleriyle zikrediyorlar.

Ses çıkarabilen varlıkların o sedalarını kulaklarımızla işitiyoruz. Ve onların tesbihatını kalben hissediyoruz. Mesela; bülbülün namelerinde, kendi nev’inin  imdadına gönderilen nebatatın en güzeli olan gül kürsüsünde yaratıcısına kendi lisanıyla şükür ve tesbihini  dinliyoruz.

Bitkilerin vaziyetinde; bilhassa şu mevsimde aylarca hararet saçan güneşe karşı o ince ve nazik yapraklarıyla karşı koyması ve yemyeşil vaziyetini muhafaza etmesi, ‘Rahman ve Rahimiyeti tesbih etmenin  bir başka ifadesidir.

Yine; esas unsurları dört şey (karbon, azot, oksijen, hidrojen)den ibaret olan  basit bir çekirdeğin ‘Bismillah’ diyerek açılıp Hazine-i Rahmetten kavun ve karpuz olarak gelişini seyrettiğimizde o çekirdeğin de besmele çektiğini gözlemiş oluyoruz.

Gerçekten; basar (göz) sanatı görüp de , basiret (kalp gözü) sanii göremezse çok acip ve garip olur.

Demek ki her bir varlık kendine mahsus lisanla yaratıcısını tanıyor ve anıyor. Öyle ise şuurlu ve konuşan bir varlık olarak bizler de her hayırlı işlerde O’nu tanımak ve anmak makamında ‘Bismillahirrahmanirrahim’ demeliyiz ki, yapacağımız faaliyetlerde O’nun  o ismi, o kapıyı açan şifreli bir anahtar olsun…

 
İNSANCA YAŞAMAK Yazdır E-posta
Cuma, 13 Ağustos 2010

İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliği akıl dediğimiz bir duygudur.

Bu duygu vasıtasıyla; iyiyi kötüden, güzeli çirkinden, faydayı zarardan ayırabiliyoruz.

Aynı zamanda bu duyguyu güçlendiren ve ona yardımcı olan iç alemimizde vicdan denen bir duygu daha var ki, oda insani bir özelliktir.

İmtihan sırrı gereği insana verilen bu duyguların yanında bazı muzır hissiyatla da insan donatılmıştır, bunların başında nefis gelmektedir.

Nefsin özelliği akıl ve vicdanın hilafını hareket ederek onları yanlış yola sevk etmektir. Hatta kendini hür ve serbest telakki ederek emir almaktan imtina eder. Her şey ona göre “Ben” eksenlidir. Kul olduğunu unutur, yaratıcı ile yarışa girer. İşte hayatına nefsin hakim olduğunda insanlar, insani duygulardan uzaklaşır. Sadece kendini düşünür, bedeni hazlar onun için en önemli hedeftir. Onlara ulaşmak için hayatını helak eder.

İşte Ramazan-ı Şerifteki oruç, nefsin bu damarını kırar. Yani enaniyet ve firavunluk cephesini tarumar eder. Onun kul olduğunu hatırlatır. Ve diğerlerinin farkına vardırır. Yoksulların ve açların haline muttali olmasını sağlar.

Konuyla ilgili bir hadiste şöyle buyuruluyor: Cenab-ı Hak nefse demiş ki: “Ben neyim sen nesin?” nefis demiş: “ Ben benim, sen sensin!” Azap vermiş, cehenneme atmış, yine sormuş. Yine demiş: “Ene ene, ente ente.” Hangi nevi azabı vermiş, enaniyetten vazgeçmemiş. Sonra açlıkla azap vermiş. Yani aç bırakmış. Yine sormuş: “Ben kimim, sen kimsin?” o zaman nefis demiş: “Sen benim Rabbi Rahimimsin, ben senin aciz bir kulunum…”

Evet, insanda nefis terbiyesi çok önemlidir. Hayatına istikamet vermek isteyenler, hayatını disiplin altına almak isteyenler ve daha doğrusu insanca yaşamak isteyenler, nefsin bu hırsını v e azgınlığını frenlemek zorundadırlar. Onu aklın ve vicdanın kontrolünde tutmak mecburiyetindedirler.

Nefis der: En güzel yiyecekleri isterim.

Akıl ve vicdan: Aç ve susuz insanları gör.

Nefis der: En güzel kıyafetleri giymek isterim.

Akıl ve vicdan: Yalınayak gezen insanlara bak.

Nefis der: Havuzlu villalar isterim.

Akıl ve vicdan: Parklarda yatanları hatırla!

Nefis der: Şu sıcakta klimalı bir yerde ense yapmak isterim.

Akıl ve vicdan: 50 derecede arazide çalışanlara bak!

İşte bu muvazeneyi kuracak ve nefsin her isteğini kontrol edecek olan insandaki bu ulvi duygulardır. İnsan bu duygular sayesinde insanca yaşar. Bu insanlardan meydana gelen toplumlar da insanca yaşamaya layık toplumlardır.

 
SOKAK DÜĞÜNLERİ Yazdır E-posta
Cumartesi, 31 Temmuz 2010

Kainatta mevcut olan  her şeyde bir takım değişme ve gelişmeler müşahede etmekteyiz.

Yani her bir varlık kendi fıtratına ( yaratılış) uygun bir tarzda  zaman içerisinde  ve yaşadığı mekana  uygun bir  şekilde değişim ve gelişim göstermektedir.

Nasıl ki; bir tohum, çekirdek ve yumurta uygun bir mekanda ve zaman içerisinde gelişir ve kendinden beklenilen semereyi verirse, bundan istifade eden ve kainat çarklarına en uygun bir şekilde hareket etmesi gereken insandan da bu gelişim elbette beklenmektedir.

Fert ve toplum olarak insan yaşayışında değişmeyen bazı karakteristik özellikler olmasına rağmen  değişim ve gelişime en açık varlık insandır.

Tarih boyunca insan hayatını tetkik ettiğimizde şu gerçekle karşılaşıyoruz.  İnsanlar zaman içerisinde mekan değiştirdikçe davranışları da değişmektedir. Göçebe toplumlar şehirlere yerleştikçe bu davranış şekli  daha da bariz bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Mesela: Kendilerini yırtıcı hayvanlardan korumak ve avlanmak için kullandıkları silahları şehirde kullanmayacak ve oradaki pek çok adetlerini o mekanda bırakacaklardır.  Ama gelin görün ki, bizim toplumumuzda o vahşi hayatın gerekleri hala hükümferma  olmaktadır. Bu durum, kılık-kıyafetinden tutun da törenlerine kadar yansımaktadır.

Şehirleşme, sosyalleşme ve toplumsal kurallara uymada , yani kısaca medenileşmede uyumsuzluk çeken bu güruha karşı ilk etapta sosyal dinamizmi  devreye sokmak lazımdır.

Yani iyi bir komşuluk ilişkileri, sosyal diyalogları harekete geçirmeli, yani sınıf atlamada bir hazırlık sınıfı okutulmalıdır. Daha sonra medeni bir toplumun örf ve adetleri yansıtılmalı ve sonunda da hala bu vahşi adete devam eden insanlara karşı bir hukuki yaptırım uygulanmalıdır.

Bu yazıyı yazmamın sebebine gelince; memleketimizde (şehrimizde demiyorum,çünkü şehirli insan medeni olur) hafta sonları yapılan sokak düğünleridir. İnsan kendisini bir Afrika ülkesinde, yamyamların ve tamtamların arasına düşmüş hissediyor.

Bu nasıl bir tören, bu nasıl bir anlayış? Koskoca bir mahalleyi ses kirliliği ile rahatsız etme ve çılgınca sağa-sola ateş etme yetkisini belki vicdanından alıyorsun, geldiğin yerlere bir özlem duyuyorsun ama, adına şehir denen bir yerde yaşıyorsun ve orada; hastalar, yaşlılar, bebekler ve dinlenmeye çalışan insanlar var. Bu çılgınlık niye?

İnsana insanca davranış  yakışır.

Ben buradan yetkililere sesleniyorum. Lütfen bu sokak düğünlerini disipline ediniz.Hele hele ateşli silahlara asla müsaade etmeyiniz

 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 1 - 9 Toplam: 45
Köylerimiz
Akoluk
Akoluk
Alisar
Alisar
Doğankent
Doğankent
Döviz Kuru(TCMB)
USD Alış1.5033 YTL
USD Satış1.5106 YTL
EURO Alış1.9179 YTL
EURO Satış1.9272 YTL
Foruma Son Eklenenler
Toplam Ziyaretçi
59271013
Son 5 İlan


 
= Resimli
 
 
 
cheap software downloads
Adobe photoshop oem softwarebuy adobe photoshopcheap oem store
cheap software
adobe,corel,microsoftcheap cigarettes
oem software