Anasayfa arrow Yazarlar arrow Yusuf Ziya Bahadınlı
 
 
cheap software
oem software
cheap viagra
cheap cigarettes
Yusuf Ziya Bahadınlı
YOLCA GİDEN YORULMAMIŞ Yazdır E-posta
Pazartesi, 12 Temmuz 2010

           Türkçe' de "yol"dan türetilmiş onlarca atasözü ve deyim vardır. Romanlarda, hikâyelerde okuruz, oyunlarda, filmlerde izleriz: Yol, insanı her türlü güzelliğe ve her türlü kötülüğe götürebilir. "Yolu yol olunca!.."diye övmeğe, "yolu yol değil ki!.." diyerek de yermeğe başlarız.

           "Her işin bir yolu vardır" deriz.

            "Yol almak",

           "Yolunu bulmak",

           "Yol yapmak",

           "Yoldan dönmek",

           "Yoldan çıkmak",

           "Yolunu sapıtmak",          

           " Yoldan azdırmak",          

           "Yolunu kesmek", birer deyimdir.

         "Yol alma"nın zorluğunu, çok eski söylencelerden, destanlardan biliriz.

          Gılgamış Destanı'nı okumuşsunuzdur; bir "yol"un uzunluğunu, nice karanlıkları delerek ışığa varmanın güçlüğünü ne güzel betimler:

          "Üç mil yürüdüm; arkamdakini, önümdekini göremedim. 18 mil yürüdüm; önümde, arkamda ne olduğunu göremedim. 24 mil yürüdüm; isyan ettim, bağırdım, üşüdüm. 27 mil yürüdüm; yüzüme rüzgârın çarptığını hissettim. 33 mil yürüdüm; bir ışıltı görür gibi oldum ve 36 mil sonra önüm pırıl pırıldı..."

         Dünyayı kitap'a benzetirler. Her yüzyıl, bir kitap sayfası. Bu kitabın tek kahramanı insandır, aynı zaman da yazarı. Yüzlerce yıl sonra ulaşmıştık bugünlere...

         Şimdi bir insanlar, dünyayı hem okuyoruz, hem yazıyoruz güzel günler için...

         Yazılanları yine insanlar okuyacaktır çünkü..

         Engels, 1888'de Manifesto'da:

        "Burjuvazi, din ve politik aldatmaların maskelediği sömürü için hekimi, hukukçuyu, papazı, ozanı, bilimadamını, hepsini kendisinin hizmetlisi hâline getirdi..." diye yazmıştı.

         Yoksa Engels, iki bininci yıl sonrasının bugünkü Türkiye'sini de mi biliyordu?

         Göçlerden sonra, Hazar Denizi'nin kuzeyinden İran- Irak-Horasan yöresinden Anadolu'ya gelen bir kısım Türkler, birlikte olduğu farklı farklı insanlarla yüzlerce yıl içinde kendilerine "yol" aradılar. Buldular da. Bâtınî idi bunlar. Anadolu'ya bu "yol" ile gelmişlerdi:

         "İnsan, insandır" diyorlardı.

         "Dünya herkesin" diyorlardı.

         "Kadın-erkek eşittir" diyorlardı.

         "Aşırı mülkiyet haramdır" diyorlardı.

         "Emeğinle almadığın, hırsızlıktır" diyorlardı.

         ve ekliyorlardı:

        "Göz görenin, yol sürenin"

         "Yolca giden yorulmamış..."

          Ben, "yol"un uzunluğunu ve "yol yürüme"nin güçlüğünü, İsa'dan 73 yıl önce Spartaküs'ün mülk ve güç sahibi Romalılarca öldürülmesinden...   İsa'nın hem Tanrı'ya hem de mamnon'a ( servete-mülke) hizmet etmek imkânsızdır." dediği için çarmıha gerilmesinden...   İtalyalı Bruno'nun bilimi aramasından dolayı yakılmasından....  Fransız Jan Dark'ın yurtseverliğinden...

          Sonra Hallac-ı Mansur'dan, Seyyid Nesimi'den, Pir Sultan'dan, Baba İlyas- Baba İshak'tan, Şeyh Bedrettin'den, Kubilay'dan, Deniz Gezmiş ve genç yoldaşlarından, Sivas yakılanlarından öğrendim.

         Sonra ben, yol aramayı, yoldan dönme olgusunu ( dönekliği) , yolunu şaşırmayı şairlerden öğrendim:

         "Kadılar, müftüler fetva yazarsa

          İşte kement, işte boynum asarsa

          İşte hançer, işte kellem keserse

          Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan..."

          Pir Sultan böyle söylüyordu.

          İlk okuduğum şiirlerden biri de "Güneşi İçenlerin Türküsü" idi:

         "Akın var akın

          Güneşe akın

          Güneşi zaptedeceğiz

          Güneşin zaptı yakın..."

          Zor ve ulaşılması güç, hem de gerekli bir yol gösteriyordu Nâzım.

       

          Büyükler ( bilgeler) , kendinden söz etmeğe başladığında "benliğe lanet" derler: ben'i "bizden biri" anlamında kullanıyorum:

          Yine ben:

          Yol'un yürümek için olduğunu,

          Yürümenin eylem için olduğunu,

         Eylem'in mutluluk için olduğunu,

         Mutluluğun "insan" için olduğunu kavradım.

         Kavramasına kavramıştım da, o günlerin bir yüz yıl daha gerilere kayacağını düşünememişim!...

         Yunus, nasıl bu denli uzak görüşlü olabiliyor!

         "Bu yol uzaktır, menzili çoktur,

         Geçidi yoktur, derin sular var..." diyordu.

         Bu gün yaşıyor olsa idi, belki de bizlere:

         "Demedim mi ben size,

          Geçidin açılmasına, suların geçilmesine daha yüz yıl var!" derdi...

 

          Tevfik Fikret ise bir kuşku taşıyordu içinde. Bugünleri seziyor muydu dersiniz:

          "Bu memlekette bir gün sabah olursa, Halûk!"

           Bir ihtizâz-ı (deprenme, sıçrama) temasıyla silkinip şu donuk

           Şu paslı çehre-i millet biraz gülerse o gün..."

           "Evet sabah olacak, sabah olur geceler,

           Geçer, kıyamete dek sürmez; âkıbet bu sema."

            .....

           "Işık! ışık!..  Bugünün işte ruhu, özlemi bu,

           Silin silin bulutları, silkin o korku gölgesini

           Koşun ışıklar içinde o kutlu kurtuluşa...." 

         Pir Sultan, Nâzım, Fikret ve niceleri neler yazdılar, neler istediler; neler istiyoruz!... Takıldık kaldık "2010" adlı menzilde; ışıksız bir tünelden geçiyoruz; vagonlar geri geri kayıyor. Yeni makinistlere ihtiyaç var; bu zifirî karanlıkta bile önümüzde kimi parıltılar fark ediyoruz. Ama bir gün mutlaka ışık görünecek. 

 
Bir Kara Sinek Yazdır E-posta
Cuma, 01 Mayıs 2009

Sürekli çevremde dolanıyor. Ağzıma burnuma, kulağıma girmek istiyor, göz çukurlarımda geziniyor.

Durmadan vızıldıyor; arada bir de en hassas yerlerime pislik bırakıyor.

Neden böyle yapıyor,  varlığının nedeni olmalı: Vızıldamak,  insanların burnunda, kulağında, göz çukurlarında dolaşmaktır belki de onun varlık sebebi; dünyaya bu görevle gönderilmiştir.

Sinek düşünmez, düşünemez, ama kendini çok önemsiyor kuşkusuz. Belki de sinekler kralıdır. Varlığını belki de böyle sürdürüyor yada verdiği rahatsızlık onu mutlu kılıyor, kendi-ni böyle ispatlıyor!..

Artık tanıyorum, çevremde vızıldamağa başladığında, hemen bir kıyıda duran sinekli-ğe koşuyorum.

Sonra onu düşünmeğe başlıyorum, vuramıyorum. Sinekler de yaşamalı diyorum. Bu dünya herkesindir diyorum. Herkes gönlünce yaşamalı diyorum; dünya böyledir diyorum. Dünya belki de bu  nedenle renklidir diyorum; sinekliği bir kenara fırlatıyorum…

Hoşgörü; bir kara sineğin insanlara verdiği rahatsızlığın  kişiyi rahatsız etmesi ise, ne yapmalı!

Aslında ben bu Kara Sinek’i , yıllar, çok yıllar önce tanımıştım: Çevresine nasıl mik-rop taşıdığını görmüş, ondan uzak durmuştum. Ama o bir sinektir, ne yapar ne eder, arar bulur!..

Kara Sinek, yazları çıkar ortaya. Pisliklerin, çöplüklerin ürettiği nesnedir o.

İşin ilginç yanı kışları rahatsız ediyor beni!

Ekim’de geliyor oturduğum bölgeye, Nisan ayına kadar çevremde vızıldayıp duruyor.

Girmediği yer kalmamış, nerede bir toplantı, orada bir vızıltı. Herkes tanıyor; “Aa o mu, tanıyorum” diyor ve gülümsüyor.

Onlara, neden gülümsediklerini soramıyorum.

Aklıma taktım, bir vızıldama duydum mu, sinekliğe koşuyorum, hemen ardından aynı şey; “sinekler de yaşamalı” diyorum.

İşin asıl ilginç yanı, insanlar gibi davranmağa başladı: Her hafta mektup yazıyor bana!

İyi diyorum, kendisi gelmesin de  mektup yazsın. Ama çıkardığı vızıltı, pis koku mektubunda da yansıyor.

İlk gönderdiği mektup on iki sayfalıktı. Başta söylemeyi unuttum, vızıldarken küfürler ediyor. Burnuma kulağıma, gözçukurlarıma bıraktığı pislik bir yana, bir de küfürlere başlayın-ca, ister istemez rahatsızlığım artıyor.

Sinek mektup yazar mı diyeceksiniz, bu bir Kara Sinek’tir ve sineklerin prototipidir. Prototipler,  sürekli gürültü, vızıltı üretir, çevresine pis kokular saçar.

Yakınlarıma sokuluyor, pis kokusunu onlara da yaymak istiyor.

Burnumla, kulağımla kalmıyor, düşünce alanıma da tırnak uzatıyor. Sinek bu, aklı o kadar eriyor; “okuma-yazma” bilmez; sinek olduğu için her yere girmek istiyor. İşte becere-meyeceği tek şey de orası! Sinek kim, “düşünce” kim?

Bir yerde haklı: Sinek aklı! Sinek, sinekliğini bilmez!

Yakın dostlarımdan doktorlar, veterinerler de var. Onlarla konuşuyorum, bizim kara sinekten söz ediyorum.

“Sözünü ettiğin bu ‘Kara Sinek’te insanî yanlar var” diyorlar,  ekliyorlar: “Bu sinek çok  belirli şizofrenik bir hastadır”.

Kâğıdı kullanışı elbette sinekçe:  Kelimeler  yarım yarım, çoğunun harfi eksik, cümle bozukluğu, eciş-bücüş!..

“Eh” diyorum, “bir Kara Sinek” ancak böyle yazar.

Küfürleri, hakaretleri, benzerlerinden  daha kaba, daha seviyesiz, daha ham!..

Mektup yazan kişi bir Sinek de olsa, yine de kimi kurallara uymalı.

Bir sinek, mektup yazıyorsa, bir anlamda yazar’dır. Öyleyse, mutlaka kurallara uymalı:

Sözgelimi, en azından düzgün cümle kurmalı, küfrediyorsa, sinek bile olsa; biraz yaratıcı olmalı. İlle küfredecekse, küfrün bir esprisi olmalı, daha incelikli, iğneleyici…

Belli ki bu Kara Sinek, kendini hiç geliştirmemiş; baba sinek- ana sinek, ona ne öğretmişse öyle kalmış.

Bu sinek, öbür sineklerden biraz farklı olmalı, çok hırslı; bilgili-görgüsü- kültürü, öylesine yetersiz ki, bu öğelerin oluşturacağı kişilik, hırsına cevap veremiyor. İşte bu nedenle Kara Sinek,  önünde beni görüyor, sinekçe davranıyor, saldırıyor, pislikler bıraka bıraka…

Biraz nefes alsa iyi olur, patlayacak yoksa!

Bu Kara Sinek için, yazık ki, elimden bir şey gelmiyor.

İnsan olamayan, insana benzemek isterken durmadan vızıldayan; ağıza, buruna, kulağa girmeğe çalışan, her yere pis kokular saçan bu Kara Sinek’e  acıyorum.

 
GÜNÜN SÖZLÜĞÜ Yazdır E-posta
Cuma, 28 Kasım 2008

Son zamanlarda ayyuka çıkan kimi olaylara belki bir renk kazandırır düşüncesiyle;   ilk baskısı 50 yıl önce yapılmış “ Deyimlerimiz ve Kaynakları” adlı kitabımdan birkaç deyim sunuyorum:

AYYUKA ÇIKMAK

Ayyuk ( Alpha Avriga) , gökyüzünün kuzey yarım küresinde, çok parlak bir yıldızın adıdır.

Bir yerde, bir ülkede , en üstte önemli bir mevkide biri yada birilerince beklenmedik , olumsuz işler yapıldığında, sözgelimi olay hırsızlıksa, “hırsızlık ayyuka çıktı” denir.

BALIK BAŞTAN KOKAR

Bir toplulukta baş olan kimsenin davranışları o topluluğu etkileyeceği için, olumsuz davranışı görüldüğünde “balık baştan kokar” denir.

Eskiden paşalardan biri, vekilharcıyla pazara alışverişe çıkar. Paşa, arabasında otururken vekilharç eve gerekli şeyleri almağa başlar. Bir ara vekilharcın, bir balıkçıdan aldığı balıkları koklayıp koklayıp yere bıraktığı paşanın dikkatini çeker:

“Ne yapıyorsun öyle?” diye sorar. Vekilharç:

“Bozuk olup olmadığın anlamak için kokluyorum.”der.

“ İyi ama” der paşa, “benim bildiğim balık baştan kokar, oysa sen kuyruğundan kokluyorsun!”

Vekilharç:

“Her birinin ayrı ayrı bozuk olduğunu biliyorum. Ama hangisinin daha az bozulmuş olduğunu anlamak için kokunun kuyruğa kadar gelip gelmediğini anlamağa çalışıyorum” cevabını verir.

CEMAZİYÜLEVVELİNİ BİLMEK

Bu deyimi, geçmişteki hayatının hiç de iyi geçmediğini anlatmak istediğimiz kimseler için söyleriz.

Eskiden devlet dairelerinde şimdiki gibi dosya tutma usulü yokmuş. Biriken evrak her ay toplanır, bezden birer torbaya konarak üzerlerine, -o zamanlar Arap takvimi kullanıldığı için- Cemaziyülevvel, Recep, Şaban gibi ayların adları yazılır, saklanırmış.

O devirde Ahmet ile Mehmet adında iki kâtip varmış. Bir gün Ahmet hastalanır. Arkadaşı Mehmet, onu evinde ziyaret eder. Ahmet’in karısı pişirdiği kahveyi misafirine bir türlü ikram edemez. ( O devirde kadın, yabancı bir erkeğe asla görünmezdi.) Bunu anlayan Ahmet, ateşli hasta olduğu halde yataktan kalkarak kapıdan uzatılan kahveyi Mehmet’e sunar. Bu arada Mehmet, arkadaşının sırtında, gömleğinin ortasında kocaman bir “Cemaziyülevvel” yazısını görür. Meğer Ahmet, dairesindeki evrak torbalarından çalıp çalıp kendisine, çocuklarına çamaşır diktirirmiş.

Bir zaman sonra Ahmet çalıştığı dairenin, dolayısıyla  Mehmet’in âmiri olur ve emrindekilere “ahlâklı olmak” üzerine nutuklar, öğütler vermeğe başlar. Bu öğütlerden bıkan Mehmet, bir gün dayanamayıp bağırır:

İleri geri konuşup durmasın, ben onun Cemaziyülevvelini bilirim!”der ve Cemaziyülevvel torbasından bozma gömlek hikâyesini arkadaşlarına bir bir anlatır.

ÇİZMEDEN YUKARI ÇIKMAK

Boyundan büyük işlere girişen, anlamadığı  işe burnunu sokan, haddini bilmeyen kimseler için “çizmeden yukarı çıkma” derler.

Apel ( Apelle), İsa’dan dört yüz yıl önce Efes’te doğmuş bir ressamdır. Büyük İskender’in tablolarını yapmakla tanınmıştır. Eserlerinin  eleştirisini saklı yerden dinlemek âdetinde olduğu söylenir.

Bir gün bir kunduracı, Apel’in yaptığı resimlerden birini eleştirir. Önce resimdeki çizmeler üzerinde görüşlerini söyler. Apel haklı bulur. Sonra kunduracının, resmin yukarı kısımlarına, teknik ve sanat tarafına geçerek; renkler üzerine, gölge, ışık üzerine de birtakım yersiz sözler söylediğini duyan ressam, dayanamayıp perde gerisinden:

“Çizmeden yukarı çıkma!” diye bağırır.

FOYASI MEYDANA ÇIKMAK

Foyası meydana çıkmak” deyimi, bir kimsenin yaptığı hilenin ve kötülüğün belli olması halinde söylenir.

Kuyumcular, elmas yüzüklerin yapımında, değeri düşük olan taşları daha parlak ve daha değerli göstermek için, taşın altına parlak birer kağıt yapıştırırlar.Bu kağıda “foya” denir.

İlk bakışta çok değerli görünen yüzüğün taşı yerinden çıktığından altına yapıştırılan foya gerçeği anlaşılmış olur.

GIN  GELMEK

Bir şeyden sıkıldığımızda “gınâ geldi” deriz.

Osmanlı okullarında öğrencilere Arapça ilahî söyletilirdi; bu da gınâ derslerinde verilirdi. Gınâ, Arapça’ da şarkı söyleme ( tegânnî ) anlamındadır, “nağme”, “ezgi” anlamında.

Bu ders insanı çok bunaltmış olmalı ki, bir şeylerden bıktığımızda “gınâ geldi” deyimini kullanıyoruz.

GÖZDEN SÜRMEYİ ÇEKMEK

Bazı kimselerin becerikliliğini yada bir şeyi kimseye sezdirmeden ustaca aşırmasını anlatmak için “gözden sürmeyi çeker” derler.

Eskiden tersanelerimizde gemi yapmak için çok sayıda kereste bulundurulurdu. Bunlar cins cins, göz göz istif edilirdi. Gözlerde cins cins, sıra sıra duran bu kerestelere “sürme” denirdi. Tersanelerin çok iyi korunmasına karşın usta hırsızların gözlerden sürmeyi çekerek aşırmaları sık görülürdü. İyi bir bekleme, koruma, bu yaman hırsızlar için yeter bir tedbir değildi.

MAGANDA ADAM

“Maganda” sözcüğü, “manda”nın kuşdili söyleyişi ile “ga” eklenerek oluşmuştur: “Ma-gan-da”.

Bilgisiz, görgüsüz, yobaz, zorba, ayakkabısının arkasına basan, koyu renk giysi altında beyaz çorap giyen, gömleğinin düğmesi açık, boynunda abartılı madalyon, elinde tespih, kabadayı…

SONU FİYASKO ÇIKMAK

“Fiyasko” sözcüğü, Fransızca’ da kullanılır (faire fiasco) , İtalyan asıllıdır.

Bir iş, başarısızlığa uğradığında “sonu fiyasko çıktı” deriz.

Fiasco , İtalyanca’ da , içine çoğunlukla kiyanti içkisi doldurulan şiş karınlı, boğazı dar ve dışı sazla örülmüş şişe anlamındadır. “Fiyasko yapmak” çok susamış bir kimsenin hararetle bu şişeye atılmasını, ama eline aldığı zaman bomboş bulmasını ifade eder. Büyük bir başarısızlığın sonucunda kullanılan bir deyim olmuştur.

ŞİRAZEDEN ÇIKARMAK

İşini düzenli sürdürürken, kimi nedenlerle, yani ahlâkî yada çıkar nedeni ile olumsuz, zarar verici bir yola sapanlar için kullanılan bir deyimdir.

Şiraze, ciltli bir kitabın kapağına tutturulan, kitabın üst ucundan kitap boyunda uzatılan ve okurken sonraya bırakılan sayfayı aramada işe yarayan ibrişim şerittir.

Sürekli okuyan birisi için önemli bir kolaylık sağlar.

ZIVANADAN ÇIKARMAK

Kapıların açılıp kapanmasını sağlayan menteşeye “zıvana” denir. Zıvana sözcüğü Türkçe ’ye Farsça’ dan geçmiştir.

Zıvana, iki ucu açık borudur.

Kapı, zıvanadan çıktığı zaman ayakta duramaz, devrilir.

Kapının zıvanadan çıktığında ayakta duramayışına benzetilerek, bir kimseyi sinirlendirip aşırı davranış göstermesine sebep olma haline, “zıvanadan çıkarma” deyimi kullanılır.

 

 
FANATİZM ve ÖTEKİ Yazdır E-posta
Cuma, 14 Kasım 2008

( “Fanatizm- fanatik”, “taassup-mutaassıp”,“bağnazlık-bağnaz”)

Kendi tarafını aşırı yöntemlerle savunan; eski gelenek ve göreneği aşırı tutan; kendi dışında olanlara düşman olan; hiçbir değişiklik , yenilik istemeyen kişi ve gruplar, yazının başlığı içindedir.

Bu yapıda olanlarda:

Dinsel aşırılık,

Aşırı tutku,

Kendi düşünce doğrultusunda ısrar,

Gözü dönmüşlük vardır.

Bu nedenle de zâlim, ilkel ve yıkıcı olabilirler.

Fanatik; gerçeğin, tam gerçeğin kendisi olduğuna inanır bir de…

Bu tarifler, genel doğrulardır elbette. Ne yazık ki ancak yirmi yıl kadar süren Türkiye aydınlanmacılığı dönemine daha değişik, daha ılımlı bakılabilinirken, son birkaç yıl içinde doludizgin yürütülen uygulama ve belirtilere, aynı hoşgörüyle bakmak hayli zorlaşıyor…

Burada bir hususu daha belirtmek gerekiyor:

Bugün dünyada, ABD’nin başını çektiği liberal yapıyı savunan bir kapitalistin düşünce yapısı ile Küba’da uygulanan sosyalizmi ve genelinde sosyalist düşünceyi farklı bir bakışla inceleme gereği unutulmamalıdır.

Fanatizm, daha çok “dincilik” ile karşımıza çıkıyor:

Martin Luther’i tanımayanımız yoktur: Protestan reform hareketine öncülük eden Alman din bilimcisi. Hıristiyanlığın bu dünyadaki görevi,

“ insanın dünyayı yaşaması” düşüncesi, zamanına göre ilerici bir görüştü. O bir reformcudur. Yine de 1540’larda Alman Hıristiyanlarını, “yalan evi” saydığı Musevi sinagoglarını ateşe vermeğe çağırmıştı!

Bir de bugünlerden örnek:

“ABD’nin kalbine yayılan ‘Evangelizm’, siyasette sağ kanadın yanında yer tutmuş, entelektüel olan her şeyi ‘şeytan işi’ diye kötülemiştir. Şovenizmi, milliyetçiliği, yabancı düşmanlığını destekleyerek sürekli sağa kayma eğilimini sağlamıştır. Üretim sürecinde payı olan etkin zekâlar tümüyle aptallaştı. Gazeteciler artık Pentagon ve Beyaz Saray’la  aynı yatağa giriyor…”

( D.F.Krell’den çeviren: Begüm Kovulmaz-Gogito:s.55)

İslâm köktendinciliğinde; Arap İslâmındaki El Kaide ve öbür Arap ülkelerinde, İran’da , Afrika’da olan uygulamalar, nerede ise doğal hâle dönüşen şeriat, hepsi hepsi fanatizm’den öte bir zulüm faciası görünümündedir.

Türkiye’de ise “Said-i Nursîcilik, Hizbullahçılık, Fethullahçılık vb., gazetelerin, televizyon kanallarının  baş köşelerinde sergilenmektedir.

Ve tarih unutmuyor:

Hallac-ı Mansur’un ve Fazlullah Hurufi’nin başının kesilmesi, Seyyid Nesimî’nin derisinin yüzülmesi, son olarak da Sivas’ta 37 kişinin yakılması nedendir?

Yeni bir gazete haberi:

“Millî Eğitim Bakanlığı’nca hazırlanan ‘Orta Öğretim Felsefe Dersleri Kılavuzu’ taslağında, felsefe derslerinin, ‘din kültürü ve ahlâk bilgisi niyetiyle okutulması’ isteniyor.

Amaç, düşünme değil, bir dayatmanın olduğu hemen anlaşılıyor.

Kant’ın dediği gibi “aklın çıldırması” değil de nedir bu!

Bir de Almanya sürgün hayatımdan bir anekdot:

Bavyera Kültür Bakanlığı’nca, Türkiye’de liseden ve ortaokuldan ayrılıp da gelen bir grup gence,‘meslek edinme kursunda’ “Türk Dili ve Kültürü” dersi için öğretmen olarak görevlendirilmiştim:

İlk derse giriyorum, heyecanlıyım, branşımla ilgili ve konuşabileceğim bir yaş grubu.

Dersliğe girdiğimde bağıran bir ses:

“Biz seni istemiyoruz!”

“Neden?”

Şaşkın bir gülümseme yayıldı yüzüme!

Soruma bir başkası cevap verdi:

“Benim babam senin köyünü çok iyi biliyor!”

Yaşım 60 ve doğduğum yer, bir Alevî köyü idi…

Fanatizm;  oyun,dans, mizah gibi sanat türlerine soğuk bakar yada yasaklar.

Fanatizm yanlıları biri birine körü körüne bağlıdır. Liderlerini sorgulamazlar, eleştirmezler, kusurlarını-yanlışlarını görmek istemezler.

Değişmeye, ilerlemeye, yeniliğe, devrimlere karşıdırlar.

Bacon, Descartes, Stuart Mill, Karl Marx, Auguste Comte umurlarında değildir…

Anlam aynıdır, fanatizm, taassup, bağnazlık, giderek barbarlık, kişiyi, kişileri kaba güce, çıkarcılığa, fırsatçılığa, sürüden biri hâline dönüştürebilir. Sonra da “öteki”ni düşman sayar.

Vietnam Savaşı sırasında Amerika’da yayımlanan bir çizgi romanda, romanın kahramanı Pogu, kitabın bir yerinde:

“Düşmanla karşılaştığımızda bir de gördük ki, düşman bizmişiz!” der.  

 

 
YOLCA GİDEN YORULMAMIŞ Yazdır E-posta
Cuma, 24 Ekim 2008

Türkçe 'de "yol"dan türetilmiş onlarca atasözü ve deyim vardır. Romanlarda, hikâyelerde okuruz, oyunlarda, filmlerde izleriz: Yol, insanı her türlü güzelliğe ve her türlü kötülüğe götürebilir. "Yolu yol olunca!.."diye övmeğe, "yolu yol değil ki!.." diyerek de yermeğe başlarız.

"Her işin bir yolu vardır" deriz.

"Yol almak",

"Yolunu bulmak",

"Yol yapmak",

"Yoldan dönmek",

"Yoldan çıkmak",

"Yolunu sapıtmak",          

" Yoldan azdırmak",          

"Yolunu kesmek", birer deyimdir.

"Yol alma"nın zorluğunu, çok eski söylencelerden, destanlardan biliriz.

Gılgamış Destanı'nı okumuşsunuzdur; bir "yol"un uzunluğunu, nice karanlıkları delerek ışığa varmanın güçlüğünü ne güzel betimler:

"Üç mil yürüdüm; arkamdakini, önümdekini göremedim. 18 mil yürüdüm; önümde, arkamda ne olduğunu göremedim. 24 mil yürüdüm; isyan ettim, bağırdım, üşüdüm. 27 mil yürüdüm; yüzüme rüzgârın çarptığını hissettim. 33 mil yürüdüm; bir ışıltı görür gibi oldum ve 36 mil sonra önüm pırıl pırıldı..."

Dünyayı kitap'a benzetirler. Her yüzyıl, bir kitap sayfası. Bu kitabın tek kahramanı insandır, aynı zaman da yazarı. Yüzlerce yıl sonra ulaşmıştık bugünlere...

Şimdi biz insanlar, dünyayı hem okuyoruz, hem yazıyoruz güzel günler için...

Yazılanları yine insanlar okuyacaktır çünkü..

Engels, 1848'de Manifesto'da:

"Burjuvazi, din ve politik aldatmaların maskelediği sömürü için hekimi, hukukçuyu, papazı, ozanı, bilimadamını, hepsini kendisinin hizmetlisi hâline getirdi..." diye yazmıştı.

Yoksa Engels, iki bininci yıl sonrasının bugünkü Türkiye'sini de mi biliyordu?

Göçlerden sonra, Hazar Denizi'nin kuzeyinden İran- Irak-Horasan yöresinden Anadolu'ya gelen bir kısım Türkler, birlikte olduğu farklı farklı insanlarla yüzlerce yıl içinde kendilerine "yol" aradılar. Buldular da. Bâtınî idi bunlar. Anadolu'ya bu "yol" ile gelmişlerdi:

"İnsan, insandır" diyorlardı.

"Dünya herkesin" diyorlardı.

"Kadın-erkek eşittir" diyorlardı.

"Aşırı mülkiyet haramdır" diyorlardı.

"Emeğinle almadığın, hırsızlıktır" diyorlardı.

ve ekliyorlardı:

"Göz görenin, yol sürenin"

"Yolca giden yorulmamış..."

Ben, "yol"un uzunluğunu ve "yol yürüme"nin güçlüğünü, İsa'dan 73 yıl önce Spartaküs'ün mülk ve güç sahibi Romalılarca öldürülmesinden...   İsa'nın hem Tanrı'ya hem de mamnon'a ( servete-mülke) hizmet etmek imkânsızdır." dediği için çarmıha gerilmesinden...   İtalyalı Bruno'nun bilimi aramasından dolayı yakılmasından....  Fransız Jan Dark'ın yurtseverliğinden...

Sonra Hallac-ı Mansur'dan, Seyyid Nesimi'den, Pir Sultan'dan, Baba İlyas- Baba İshak'tan, Şeyh Bedrettin'den, Kubilay'dan, Deniz Gezmiş ve genç yoldaşlarından, Sivas yakılanlarından öğrendim.

Sonra ben, yol aramayı, yoldan dönme olgusunu ( dönekliği) , yolunu şaşırmayı şairlerden öğrendim:

"Kadılar, müftüler fetva yazarsa

İşte kement, işte boynum asarsa

İşte hançer, işte kellem keserse

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan..."

         

Pir Sultan böyle söylüyordu.

İlk okuduğum şiirlerden biri de "Güneşi İçenlerin Türküsü" idi:

"Akın var akın

Güneşe akın

Güneşi zaptedeceğiz

Güneşin zaptı yakın..."

Zor ve ulaşılması güç, hem de gerekli bir yol gösteriyordu Nâzım.

       

Büyükler ( bilgeler) , kendinden söz etmeğe başladığında "benliğe lanet" derler: ben'i "bizden biri" anlamında kullanıyorum:

Yine ben:

Yol'un yürümek için olduğunu,

Yürümenin eylem için olduğunu,

Eylem'in mutluluk için olduğunu,

Mutluluğun "insan" için olduğunu kavradım.

Kavramasına kavramıştım da, o günlerin bir yüz yıl daha gerilere kayacağını düşünememişim!...

       

Yunus, nasıl bu denli uzak görüşlü olabiliyor!

"Bu yol uzaktır, menzili çoktur,

Geçidi yoktur, derin sular var..." diyordu.

Bu gün yaşıyor olsa idi, belki de bizlere:

"Demedim mi ben size,

Geçidin açılmasına, suların geçilmesine daha yüz yıl var!" derdi...

 

Tevfik Fikret ise bir kuşku taşıyordu içinde. Bugünleri seziyor muydu dersiniz:

"Bu memlekette bir gün sabah olursa, Halûk!"

Bir ihtizâz-ı (deprenme, sıçrama) temasıyle silkinip şu donuk

         

Şu paslı çehre-i millet biraz gülerse o gün..."

"Evet sabah olacak, sabah olur geceler,

Geçer, kıyamete dek sürmez; âkıbet bu sema."

           .....

"Işık! ışık!..  Bugünün işte ruhu, özlemi bu,

Silin silin bulutları, silkin o korku gölgesini

Koşun ışıklar içinde o kutlu kurtuluşa...." 

 

Pir Sultan, Nâzım, Fikret ve niceleri neler yazdılar, neler istediler; neler istiyoruz!... Takıldık kaldık "2008" adlı menzilde; ışıksız bir tünelden geçiyoruz; vagonlar geri geri kayıyor. Yeni makinistlere ihtiyaç var; bu zifirî karanlıkta bile önümüzde kimi parıltılar fark ediyoruz. Ama bir gün mutlaka ışık görünecek. 

 

 
Köylerimiz
Aşağı Cumafakılı
Aşağı Cumafakılı
BuyukOren 1
BuyukOren 1
Alisar
Alisar
Döviz Kuru(TCMB)
USD Alış1.5033 YTL
USD Satış1.5106 YTL
EURO Alış1.9179 YTL
EURO Satış1.9272 YTL
Foruma Son Eklenenler
Toplam Ziyaretçi
59685559
Son 5 İlan


 
= Resimli
 
 
 
cheap software downloads
Adobe photoshop oem softwarebuy adobe photoshopcheap oem store
cheap software
adobe,corel,microsoftcheap cigarettes
oem software