Anasayfa arrow Yazarlar arrow Av. Şerif Ercan
 
 
cheap software
oem software
cheap viagra
cheap cigarettes
Av. Şerif Ercan
HAYIRLI BİR TEKERRÜR Yazdır E-posta
Cumartesi, 21 Ağustos 2010

Doğrusu, hayal bile edemezdim, rahmetli 8. Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL’ın; siyasi yasakların kaldırılması için halkoyuna başvurma ısrarı karşısında,  ‘EVET Mİ – Hayır mı?’ sözcüklerini başlık yapıp, duygularımı dile getirdiğim ve hat san’atı ile yazdırıp bir nüshasını da 9. Cumhurbaşkanımız Süleyman DEMİREL’e takdim ettiğim 08 Ağustos 1987 tarihinde kaleme aldığım şiirimi;

Bu defa, günün anlam ve önemini aynen yansıttığı için, ‘HAYIR MI-Evet mi?’ şekline dönüştürerek, tekrar gündem konusu yapacağımı.

Bunun için söz konusu şiirimi, okuyucularınızın bilgilerine sunmak istedim.

 

Sevgi ve saygılarımla.

HAYIR MI – Evet mi?

 

Bu işin tartışmasına hiç de gerek yok

Zaten milletin kalbine saplanmış bir ok

Sen hür iradenle der isen HAYIR

O zaman bil ki, yapmış olursun bir hayır

 

Demokratik bir rejimi istiyorsan eğer

Kişi hürriyetine ver oldukça değer

Sana saygı duymayana de artik yeter

Bunun yolu hiç şüphesiz HAYIR’dan geçer

 

Hukukun üstünlüğüne inanmalısın

Yalan söze hiçbir zaman kanmamalısın

Keyfi idareye karşı şahlanmalısın

Sandıkta HAYIR de ki ferah bulasın

 

HAYIR’da HAYIR vardır bir düşün hele

Oyunu ver göğsünü gere gere

Yaşama mutluluğunu HAYIR’da ara

Artık düşünmeyeceksin hep kara kara

 

Vatandaş olmak kardeşim kolay iş değil

Sen doğru yoldan ayrılma benliğini bil

Yalnız doğru bildiğinin önünde eğil

Kullan HAYIR oyunu da yüreğini sil

 

Seni dara sokanları etmelisin ret

Emin ol ki yapacağın doğru hareket

Tanrı hepimize versin gayret ve kuvvet

HAYIR de ki, rahat etsin bu mazlum millet.

                                      Şerif ERCAN

 
SON ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ İLE İLGİLİ DÜŞÜNCELERİM Yazdır E-posta
Cuma, 13 Ağustos 2010

Her şeyden önce,  mevcut Anayasamızın  maddelerinde yapılan son değişiklikler, bazı basın yayın organlarında  yer aldığı şekliyle,  Anayasamızda  ilk  defa yapılan   sivil bir değişiklik olarak değerlendirilmiştir.

Oysa, Anayasamızda yapılan ilk büyük sivil değişiklik  Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasa Komisyonu Başkanı olarak  görev yaptığım dönemde, 23.07. 1995 tarih  ve 4121 sayılı Kanunla  gerçekleştirilmiş ve bunu takiben de, 03.10.2001 tarih ve 4709 sayılı Kanunla   bir geniş kapsamlı  sivil değişiklik daha yapılmıştır.

Burada esas olan, Anayasamızın değiştirilip değiştirilmeyeceği değil,ne zaman ve nasıl  değiştirilmesi gerekeceği hususudur.

Bilindiği gibi anayasalar, toplum düzeninin sağlanması için öngörülen ana esasları  düzenleyen bir çerçeve niteliğindeki hukuk forumlarıdır.

Genellikle bir Devletin kuruluşunda veya bir sistem ya da rejim değişikliklerinde; Kurucu Meclisler  yahut Meclis çatısı altındaki  tüm parti temsilcilerinden  oluşan bir komisyonca  hazırlanıp,  genellikle referandumla  kabul görürler.

Varsayalım ki böyle bir ihtiyaç doğdu. O zaman Meclis çatısı altında  uzlaşılarak hazırlanması gereken  tasarının ülkenin ilgili kurum  ve kuruluşlarının  ve de özellikle hukuk fakülteleri olan üniversitelerin  de görüşleri alındıktan sonra  somut hale getirilerek, Bakanlar Kurulu’ndan geçirilmesi ve böylece Yüce Meclisin onayına  sunulması gerekir.

Bu nedenle, bir genel seçim arifesinde , belirttiğim ana hususlar göz önünde bulundurulmadan, ‘yangından mal kaçırma’ misali,Meclis dışındaki kişilere siparişle  hazırlatılmış olan taslakla  yeni bir Anayasa değişikliğine gidilmesine  hiç ihtiyaç bulunmamakta idi.

Kaldı ki, Yüksek Yargıyı ve Anayasa Mahkemesi’ni  kendi  iktidar isteği doğrultusunda yapılandırmayı amaçlayan  ve Ordumuzu geleneklerinden  uzaklaştırmayı, kurumsal maddi ve manevi güç kaybına uğratmayı hedefleyen değişikliklerin ülkesini seven ve çoluk çocuğunun yararını düşünen sağduyulu vatandaşlarımızca  kabul görmeyeceğini  ümit ediyorum.

Ayrıca, Yargıtay Başsavcısı’nın açtığı  AKP’nin kapatılması davasıyla  ilgili olarak, Anayasa Mahkemesi’nin; son Anayasa değişikliğini  kendi başına hazırlayan iktidar partisinin ,’Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğuna’  karar vermiş bulunması gerçeğinin halk oylamasında oyunu kullanacak  vatandaşlarca unutulmayacağını da  hatırlatmak isterim.

Bütün bunların dışında, o sıkıntılı günlerin bir gereği olarak , Anayasa hukukçularının hazırladığı ve  halkın % 92 oy oranı ile kabul görmüş olan  bir Anayasanın geçici 15. maddesi hükmünde  yer alan, Milli Güvenlik Konseyi Üyelerinin  yargılanmasını öngören değişikliğin de ;

Ülkemizin o günlerde içinde bulunduğu kan, gözyaşı ve  kardeşin kardeşi vurduğu  çok sıkıntılı günleri, Anayasal bir görev olarak  ortadan kaldırmayı başaranları  inciteceğini ve bunun da  hiçbir yarar sağlamayacağını  belirtmek ve unutanlara  ve de o günleri hiç yaşamamış olanlara  özellikle  hatırlatmak istiyorum.

Ülkemizin insan onuruna yakışır bir şekilde, hukukun üstünlüğüne bağlı olarak laik, demokrat ve Cumhuriyetin temel ilkeleri zedelenmeden ve de  Misak-ı Milli hudutlarının değiştirilmesi dahi düşünülmeden, tam bağımsız bir zihniyetle  yönetilmesi dileklerimle…

 

 
SİYASET SAHNESİ YİNE HAREKETLENDİ Yazdır E-posta
Cumartesi, 19 Haziran 2010

Önce iktidar partisi; nüfus adedine göre değil, oy çokluğuna dayanarak ve uzlaşmacı bir tutum sergilemeden,kendi istekleri doğrultusunda  bir Anayasa değişikliğine  tevessül etmek  suretiyle  siyasi havayı ısıtmaya  başlamış oldu.

Bu olayın sarsıntıları devam ederken,bir de baktık ki, çok etkin bir muhalefet yapan  ve bu görüntüsü ile oy oranını artırdığı gözlenen  CHP’nin önü kesilmek istendi.

Kimin yarattığı henüz kesinlik kazanmayan bir özel yaşam komplosu  ile CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın partisinin başından uzaklaştırılması sağlandı. Böylece iktidar partisi kendisini  oy kaybına, hatta  iktidardan uzaklaşmasına  neden olabilecek ana muhalefet  partisinin karışacağını ve iç hesaplaşmalar nedeniyle  birlik ve beraberliğinden uzaklaşacağını umdu.

Ama gelin görün ki,umutlar suya düştü tamamen tersi yaşanarak  CHP halka, hakka ve özgürlüğe önem veren  bir kişi olan ve meziyet  olarak özlem duyulan ,dürüst ve çalışkanlığı ile temayüz etmiş Kemal KILIÇDAROĞLU’ nu  partisinin genel başkanlığına getirmek  suretiyle yepyeni bir heyecanının doğmasına vesile oldu.

Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdürlüğü’nde üst düzey yöneticisi olarak birlikte görev yaptığım bu çok değerli  mesai arkadaşımı ve sevgili kardeşimin siyasete atılmasının temel taşını oluşturan Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğü’ne  getiren kabine arkadaşım ve çok değerli kardeşim Mehmet MOĞOLTAY’ı ve O’nun siyaset sahnesinde parlamasına imkan sağlayan CHP eski Genel Başkanı Deniz Baykal’ ı da hatırlamak, ülkesini seven her dürüst ve güvenilir insanın bir borcu olsa  gerek diye düşünüyorum.

Ve yüklendiği yükü büyük bir başarı ile  taşıyacağına ve hedefine en kısa bir zamanda erişeceğine gönülden inandığım  değerli dostum ve kardeşim Kemal Kılıçdaroğlu’na;

Danışmanlarının etkisi altında kalmaksızın ,kendi aklı ve fikri ile  ve de demokratik siyasi hayatın  vazgeçilmez siyasi unsuru olan  bir büyük siyasi partinin  genel başkanı olarak;

Kurultay, Parti Meclisi ve Merkez Yönetim Kurullarında asla protokol  dışı bir kıyafete bürünmemesini;

İktidar partisinin veya diğer siyasi yetkililerin,devlet adamlığına yakışmayan sözlerine karşı, onların seviyesine düşmemek için, kendi terbiyesi ve nezaketine yakışan  bir üslupla ‘Kem göz, kalp akçe sahibinindir’  deyişi ile cevap vermesini naçizane tavsiye ediyorum.

Zira, Atatürk de bir  halk adamıydı, halkının(çiftçi, esnaf,zanaatkar.tüccar,vs.)  dertlerini ayaklarına kadar  giderek dinler, ama ne parti kurultaylarında ne de halkının yanında  kendisini, lider görüntüsü dışına  taşıyan bir kıyafete gerek duymazdı.

Yani demem odur ki,yeri geldiğinde spor gömlek ve kasket  KILIÇDAROĞLU’na çok yakışıyor ama,Kurultay’da uygun düşmedi  bu görüntü  ne yazık ki.

Halkçı olmak,halkını düşünmek ve halkının dertlerine çare bulmak, bir siyasi lider için  çok büyük bir meziyettir. Yalnız, devleti  de devlet gibi  yönetmek gereğinin bazı kuralları olduğunu  ve buna riayet etmenin gerekliliğini bilmesi, bu işe soyunan kişinin esas görevi olmalıdır.

Sonuç itibariyle,Kemal KILIÇDAROĞLU’na bugüne kadar sergilemiş olduğu  başarılarının devamını diliyor göstermiş olduğu cesaret ve  ülke duyarlılığı  için teşekkür etmek istiyorum. Ayrıca,  bir gün kısmet olursa kendisini ,9. Cumhurbaşkanımız  Süleyman DEMİREL’den sonra  terk edilen Cumhuriyet geleneğine  uygun ve uygar bir giyim şekli  smokin ve frakla  görmeyi temenni ediyorum.

Gelelim bir diğer siyasi hareketlenmeye.

Demokrat Parti, bir süre önce ,Anavatan Partisi ile birleşmiş ve ılımlı bir merkez sağı yeniden canlandırmak için yola çıkmıştı.

Ancak,bu hareketlilik, Doğru Yol Partisi’nin emektarlarının göz ardı edildiği ve ANAP’ın  eski kadrolarının da  tamamını kapsayamadığı için  ne yazık ki her iki kesimde ed  kesin bir memnuniyet yaratmamıştı.

Nitekim,Genel Kurulda yaşanan olaylar ve erteleme gereksinimi hoşnutsuzluğun bir göstergesi oldu.

Kulağımıza gelenlere bakılırsa, ANAP’ın eski genel başkanlarından  Mesut YILMAZ, DYP’nin eski genel başkanlarından Tansu ÇİLLER’ i ’nin başına geçmesi için ikna etmeye çalışıyormuş.

Tansu ÇİLLER değil de, niçin kendisini partinin genel başkanlığına düşünmediğini  anlamak ise çok kolaymış. Çünkü  9.Cumhurbaşkanı  Süleyman DEMİREL’in  ikince kez Cumhurbaşkanlığını önleyerek bu makama kendisinin gelmesinin  sonuç vermemesi üzerine, bu defa şansını tekrar denemek istiyormuş.

Eh, ne demiş atalarımız,’Her gönülde bir aslan yatar!’  ve ‘Yenilen pehlivan güreşe doymazmış!’.

Demek ki,önümüzdeki aylarda; siyasi atmosfer  daha da ısınacak ve tabii ülkemiz için, en hayırlısını dilemek de  hakkımız olacak.

 
ORDU DÜŞMANLIĞININ AYNI ZAMANDA DEVLET DÜŞMANLIĞI OLDUĞU GERÇEĞİ GÖZARDI EDİLMEMELİDİR Yazdır E-posta
Cumartesi, 12 Haziran 2010

Bir süredir Ordumuz, sistemli ve bilinçli bir şekilde yıpratılmaya çalışılmaktadır.  Öyle ki, bu durum, Ordu karşıtlığından çıkmış ve ‘Ordu Düşmanlığı’  halini almış bulunmaktadır.  Bu da gösteriyor ki, Ordumuz araç olarak kullanılmakta ve oyunlar Türkiye üzerinde oynanmaktadır.

Ancak, unutulan en önemli husus; ordusu olmayan bir devletin  egemenlik  ve özgürlüğünün  sağlanamayacağı gerçeğidir.

Etrafımıza şöyle bir göz atacak olursak, ordusu olmayan Filistin’in, şu anda ordusunu yeniden kuramamış olan Irak’ın ve yıllardan beri düzenli bir ordudan  mahrum bulunan Afganistan’ın ve 20 yıl önce bağımsızlığını elde etmiş olan  Azerbaycan’ın  yaşamakta olduğu yeterli   ve düzenli ordu sahibi  olamama sıkıntılarını açıkça görmekteyiz.

Balkan Savaşı ve 1. Dünya Savaşı’ndan sonra  bozguna uğramış ordularımız  yüzünden, yurdumuzun nasıl parçalandığını ve ulusumuzun  egemenlik ve özgürlüğünden  nasıl  mahrum bırakıldığını unutabilir miyiz?

Çok şükür, asrının dahisi Atatürk’ ün  kendini yurduna ve ulusuna adayarak  hiçbir etnik ayrım gözetmeksizin  halkı ile birlikte ve olağanüstü  azim ve kararlılık  örneğini oluşturmuş ve ülkemizi, şu anda dünyanın en büyük  askeri güçlerinden biri olarak  gösterilen güçlü bir orduya  kavuşturmuştur.

Devletlerin yaşamında,bireylerin her türlü yanlışlıkları  ve nizam dışı  davranışları olabilir. Yapılanlar, düzenin korunmasına  gönül vermiş olanlar eleştirilebilir. Ancak, bu eleştiriler bireylerle sınırlı kalmalı ve asla kurumlara yönetilmemelidir.

Ne var ki, gelinen noktada bazı kendini bilmezler;  izansız ve vicdansızca , yerine bir ikame değeri bulunmayacak  değerdeki dünyanın bile gıpta ettiği  anlı-şanlı kahraman Ordumuzu  küçük düşürmek için  elinden geleni ardına koymamaktadırlar.

Haliyle bu davranış biçimi, askerimizin moralini bozmakta ve onları ciddi şekilde rahatsız etmektedir.

Asimetrik ve psikolojik olarak yürütülen  bu kampanyanın, Ortadoğu’da en güçlü  bir orduya sahip olan ülkemizin zayıflatılmasına  ve bazı Batılı devletlerin  Sevr Antlaşması’yla erişemedikleri  emellerini gerçekleştirmeye  yönelik olduğunu biliyor ve bunu anlamazlıktan gelen  ordu karşıtı gafillerin, bu düşmanca tutum ve davranışlarını  doğrusu esefle karşılıyoruz.

Bilindiği gibi, ülkemiz insanının en önemli özelliği, ‘Asker Ulus’ olmasıdır.  ‘Asker Ocağı’nı’, ‘Peygamber Ocağı’ ; ‘Birlik Sancağı’nı’, ‘Peygamber Sancağı’ kabul eden  bir ulusun bireylerinin moral gücünün ne kadar yüksek olduğunu  bilen ve  ordusunun ihtiyaçlarını  dış devletlere muhtaç olmadan karşıladığını gören, aynı niteliği taşımayan devletlerin  kışkırtmaları ile Ordumuzun gücünü  zayıflatmaya  çalışmasının vatana ihanetle eşdeğer sayıldığını söylemek, hiç de abartılı olamaz görüşündeyim.

Küçük yaşlarından beri, ömürlerini aile özlemi çekerek karda, kışta, soğukta, sıcakta, nöbetlerle, tatbikatlarla karada, denizde ve havada  her türlü maddi ve manevi  zorluklar içinde tüketen fedakar ve cefakar , kadrolu-kadrosuz  ordu mensuplarımızdan  oluşan ve dünyanın hayranlığını kazanmış  bir askeri kurum olan  Ordumuzun yıpratılmasına alet olmak, büyük bir vicdansızlık olduğu kadar , kutsal dinimiz açısından da  büyük bir günah ve Ahiret’e inananlar için  de büyük bir vebaldir.

711 yıl önce 27 Ocak 1299 tarihinde Osmanlı Devleti’nin kurulmasıyla  temayüz etmeye başlamış bulunan  ve bugün için laik, çağdaş, demokrat ve cumhuriyetçi ilkelerle  yönetilmeye çalışılan devletimizin  bekasını teşkil eden  Ordumuzun değerini bilmek,  her Türk vatandaşının  temel görevi olmalıdır ki, devletimizin ebediyen var olmasıyla  egemen ve özgür yaşamanın  rahatını ve huzurunu sürdürebilelim.

Atatürk,’Benim için, Ordumuzun kıymetini ifade ölçüsü şudur:Türk Ordusu’nun bir kıtası  muadilini behemehal  mağlup eder, iki mislini durdurur ve tespit eder’ demektedir.

Bunun için, bu dahi Komutan’ın tarihi değerlendirmesini unutmayarak  Silahlı Kuvvetlerimizi sevmeli, askerimize güvenmeli, tarih boyunca ayakta kalabilmeyi  güçlü ordularımız sayesinde  başardığımızı unutmamalıyız.

Ayrıca, yabancı güçlerin asıl hedeflerinin Ordumuz olduğunu ve bu suretle  yaratacakları kargaşa ile ed  devletimizi zayıflatmayı düşündüklerini  hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız.

Bunun dışında unutmamamız gereken bir husus da  şu olmalıdır: Bugün için RUH, AHLAK, ZEKA ve BİLGİ gücüyle  çok donanımlı hale gelmiş ve ulusumuzun bağrından çıkmış en kutsal varlığımız Ordumuza, kurum olarak dil uzatmanın;  şanlı bayrağımızı Çanakkale’de, Yemen’de, Sarıkamış’ta, Sakarya’da,Dumlupınar’da, Kıbrıs’ta,ve son yıllarda dış ülkelerde ve özellikle Doğu ve Güneydoğu’daki  vatan topraklarımızda şerefle dalgalandırmış şehit ve gazilerimizin  kemiklerini ve ruhlarını sızlattığını hiçbir zaman unutmamalıyız.

Sonuç olarak, Ordumuz aleyhine sergilenen  her türlü davranışın ülkemizi yıprattığını düşünüyor, özgürlüğümüzü ve de huzurumuzu  bozabilecek olumsuz davranışlardan mutlaka uzak durmamız gerektiğine inanıyorum.

 
SİYASET SAHNESİ YİNE HAREKETLENDİ Yazdır E-posta
Cumartesi, 05 Haziran 2010

Önce iktidar partisi; nüfus adedine göre değil, oy çokluğuna dayanarak ve uzlaşmacı bir tutum sergilemeden,kendi istekleri doğrultusunda  bir Anayasa değişikliğine  tevessül etmek  suretiyle  siyasi havayı ısıtmaya  başlamış oldu.

Bu olayın sarsıntıları devam ederken,bir de baktık ki, çok etkin bir muhalefet yapan  ve bu görüntüsü ile oy oranını artırdığı gözlenen  CHP’nin önü kesilmek istendi.

Kimin yarattığı henüz kesinlik kazanmayan bir özel yaşam komplosu  ile CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın partisinin başından uzaklaştırılması sağlandı. Böylece iktidar partisi kendisini  oy kaybına, hatta  iktidardan uzaklaşmasına  neden olabilecek ana muhalefet  partisinin karışacağını ve iç hesaplaşmalar nedeniyle  birlik ve beraberliğinden uzaklaşacağını umdu.

Ama gelin görün ki,umutlar suya düştü tamamen tersi yaşanarak  CHP halka, hakka ve özgürlüğe önem veren  bir kişi olan ve meziyet  olarak özlem duyulan ,dürüst ve çalışkanlığı ile temayüz etmiş Kemal KILIÇDAROĞLU’ nu  partisinin genel başkanlığına getirmek  suretiyle yepyeni bir heyecanının doğmasına vesile oldu.

Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdürlüğü’nde üst düzey yöneticisi olarak birlikte görev yaptığım bu çok değerli  mesai arkadaşımı ve sevgili kardeşimin siyasete atılmasının temel taşını oluşturan Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğü’ne  getiren kabine arkadaşım ve çok değerli kardeşim Mehmet MOĞOLTAY’ı ve O’nun siyaset sahnesinde parlamasına imkan sağlayan CHP eski Genel Başkanı Deniz Baykal’ ı da hatırlamak, ülkesini seven her dürüst ve güvenilir insanın bir borcu olsa  gerek diye düşünüyorum.

Ve yüklendiği yükü büyük bir başarı ile  taşıyacağına ve hedefine en kısa bir zamanda erişeceğine gönülden inandığım  değerli dostum ve kardeşim Kemal Kılıçdaroğlu’na;

Danışmanlarının etkisi altında kalmaksızın ,kendi aklı ve fikri ile  ve de demokratik siyasi hayatın  vazgeçilmez siyasi unsuru olan  bir büyük siyasi partinin  genel başkanı olarak;

Kurultay, Parti Meclisi ve Merkez Yönetim Kurullarında asla protokol  dışı bir kıyafete bürünmemesini;

İktidar partisinin veya diğer siyasi yetkililerin,devlet adamlığına yakışmayan sözlerine karşı, onların seviyesine düşmemek için, kendi terbiyesi ve nezaketine yakışan  bir üslupla ‘Kem göz, kalp akçe sahibinindir’  deyişi ile cevap vermesini naçizane tavsiye ediyorum.

Zira, Atatürk de bir  halk adamıydı, halkının(çiftçi, esnaf,zanaatkar.tüccar,vs.)  dertlerini ayaklarına kadar  giderek dinler, ama ne parti kurultaylarında ne de halkının yanında  kendisini, lider görüntüsü dışına  taşıyan bir kıyafete gerek duymazdı.

Yani demem odur ki,yeri geldiğinde spor gömlek ve kasket  KILIÇDAROĞLU’na çok yakışıyor ama,Kurultay’da uygun düşmedi  bu görüntü  ne yazık ki.

Halkçı olmak,halkını düşünmek ve halkının dertlerine çare bulmak, bir siyasi lider için  çok büyük bir meziyettir. Yalnız, devleti  de devlet gibi  yönetmek gereğinin bazı kuralları olduğunu  ve buna riayet etmenin gerekliliğini bilmesi, bu işe soyunan kişinin esas görevi olmalıdır.

Sonuç itibariyle,Kemal KILIÇDAROĞLU’na bugüne kadar sergilemiş olduğu  başarılarının devamını diliyor göstermiş olduğu cesaret ve  ülke duyarlılığı  için teşekkür etmek istiyorum. Ayrıca,  bir gün kısmet olursa kendisini ,9. Cumhurbaşkanımız  Süleyman DEMİREL’den sonra  terk edilen Cumhuriyet geleneğine  uygun ve uygar bir giyim şekli  smokin ve frakla  görmeyi temenni ediyorum.

Gelelim bir diğer siyasi hareketlenmeye.

Demokrat Parti, bir süre önce ,Anavatan Partisi ile birleşmiş ve ılımlı bir merkez sağı yeniden canlandırmak için yola çıkmıştı.

Ancak,bu hareketlilik, Doğru Yol Partisi’nin emektarlarının göz ardı edildiği ve ANAP’ın  eski kadrolarının da  tamamını kapsayamadığı için  ne yazık ki her iki kesimde ed  kesin bir memnuniyet yaratmamıştı.

Nitekim,Genel Kurulda yaşanan olaylar ve erteleme gereksinimi hoşnutsuzluğun bir göstergesi oldu.

Kulağımıza gelenlere bakılırsa, ANAP’ın eski genel başkanlarından  Mesut YILMAZ, DYP’nin eski genel başkanlarından Tansu ÇİLLER’ i ’nin başına geçmesi için ikna etmeye çalışıyormuş.

Tansu ÇİLLER değil de, niçin kendisini partinin genel başkanlığına düşünmediğini  anlamak ise çok kolaymış. Çünkü  9.Cumhurbaşkanı  Süleyman DEMİREL’in  ikince kez Cumhurbaşkanlığını önleyerek bu makama kendisinin gelmesinin  sonuç vermemesi üzerine, bu defa şansını tekrar denemek istiyormuş.

Eh, ne demiş atalarımız,’Her gönülde bir aslan yatar!’  ve ‘Yenilen pehlivan güreşe doymazmış!’.

Demek ki,önümüzdeki aylarda; siyasi atmosfer  daha da ısınacak ve tabii ülkemiz için, en hayırlısını dilemek de  hakkımız olacak.

 
Köylerimiz
BogazCumafakili 4
BogazCumafakili 4
Akbucak
Akbucak
Dedefakılı
Dedefakılı
Döviz Kuru(TCMB)
USD Alış1.5033 YTL
USD Satış1.5106 YTL
EURO Alış1.9179 YTL
EURO Satış1.9272 YTL
Foruma Son Eklenenler
Toplam Ziyaretçi
59683155
Son 5 İlan


 
= Resimli
 
 
 
cheap software downloads
Adobe photoshop oem softwarebuy adobe photoshopcheap oem store
cheap software
adobe,corel,microsoftcheap cigarettes
oem software