|
|
Şahin Erciyas
|
KİMİN ANAYASASI? |
|
|
|
Çarşamba, 11 Ağustos 2010 |
|
Ellerindeki
en büyük argüman anayasada yapılacak değişikliklerin Recep’in ya da AKP’nin
anayasası olması. İyi de değiştirilecek olan anayasa maddeleri kimindi diye
sormazlar mı? Halihazırda herkesin kendi anayasası mıydı ki şimdi çıktınız bu
anayasa AKP’nin anayasası diyorsunuz?
Ya
da başka bir değişle 12 Eylül ürünü olan cunta anayasası daha mı güzeldi de
şimdi yapılacak olan Recep anayasası tu kaka sayılıyor.
Ülkenin
kaderi bu olsa gerek. Eğer askerseniz ve anayasa yapmışsanız mutlaka iyi
yapmışsınızdır. Toplumsal zeka bunun böyle olduğunu, cuntanın yaptığı
anayasanın %98 oranda kabullenmesinin bir göstergesidir; Gerçi her olay gibi bu
da o günün şartlarında değerlendirilmelidir ya!
Yapılan onca darbe girişiminin bugün açıklığa
çıkması ile zihinlerde bazı değişiklikler meydana getirmesi sürecin doğal bir
sonucudur. İnsan hafızası zaman içinde önceliği değiştirebilir; Zamanla
olayların, hadiselerin sıralamasında değişmeler yaratabilir. Bu yapılacak
propagandaların etkisiyle de yerleşik bir bilgi haline getirilebilinir.
Medyanın darbelerdeki önemi de budur.
“Olayların ve zamanın istenilen bir şekilde halka enformasyon
edilmesidir.”
Ülkede
gizli iktidarların gerekli düzenlemeleri yaptıktan sonra sivil topluma
devredilmesiyle birlikte toplumun düşünce yapısındaki değişimler; cunta
hükümetinin tüm hesaplamalarına rağmen öngöremedikleri bir sonuçla Özal’ın iktidara
gelmesi ile evrimle ye başladı. Bu evrimle kartopu misali git gide büyüyerek
bugünün düşüncelerini meydana getirdi. Bu düşünce ve algı değişimin etkisiyle
başlatılan yeni reformlar toplum tarafından kabul görürken devletin gizli
iktidarları tarafından bir şekilde hep ülkenin uçurum kenarına itildiği ve
Türkiye’nin bölünüp parçalanacağı söylendi. Bu hikayeler günümüze kadar büyük
kitleler tarafından hep benimsendi taktir edildi. Taki Ergenekon süreci
başlayıp belirli seviyeye gelinceye kadar.
Bu
süreç toplumdaki düşünce yapısını değiştirirken aynı zamanda değişimin
kaçınılmaz olduğunu ve ülkeyi el altından yönetenlerin gizli, gizemli yanlarını
ortaya çıkardıkça da değişimin mutlak olması gerektiğini gün yüzüne çıkardı.
Düşünüyorum da Ergenekon süreci içerisinde gözaltına alınmalar olmasa ve
oradakiler eskisi gibi etkili ve yetkili olarak görev başlarında olsalardı ülke
şimdi hangi durumda olurdu.
İşin
özeti Evet mi? Hayır mı? Yol ayrımında. İstesek de istemesek de belli
düşüncelerin ya da birilerinin topluma gösterdiği paradigmalar üzerinde karar
vereceğiz. Hayır dersek Evren yasalarını onaylamış, evet dersek Recep
yasalarını onaylamış olacağız. Pratikte bakılınca bu böyle. Hangi olayda, hangi
düşüncede değil ki. Hayat zaten karşımıza çıkan iki seçenekten birini seçmek
değimli?
Toplum
olarak burada bizim kazancımız şu olacaktır. Eğer değişimi istiyorsak bunu
bizler gerçekleştirebiliriz. Hiç bir kimse ya da kuruluş bizim adımıza karar
veremez. Evren yasalarını değiştirme girişimi topluma gerektiğinde Recep
yasalarının değiştirebilecek gücün kendilerinde olduğunu gösterecektir. Bu bir
milat bir başlangıç olarak önemlidir.
Burada
önemli olan seçtiğimin içerisinde ben ne kadar varım değil midir?
Sonuç
olarak ben Evren yasalarının içinde hiç olmadım. Bildiğim bu!
En
güzel kararı vermeniz dileği ile hoşça kalın.
|
|
|
ARMAGEDDON ( Tanrıyı kıyamete zorlamak) |
|
|
|
Perşembe, 03 Haziran 2010 |
|
Gazze’ye insani yardım amacı ile giden
Türk gemisinin İsrail askerleri tarafından durdurulup içindeki insanlardan 9
kişiyi öldürmesi onlarca kişiyi yaralaması, yüzlerce kişiyi de tutuklaması başta Türkiye olmak üzere dünyada
büyük tepkilere neden oldu.
Bir devlet düşün ki kendisi hiçbir zaman
devlet kurmaması gerektiğine inanan, tüm dünyanın kendilerinin olduğunu iddia
eden bir öğretinin 1948’lerde kurduğu
İsrail devletinin , o gün bugündür Ortadoğu’da neden olduğu gözyaşı ve
zulümler…
Protestan fundamentalizmi kökdencilik), Armageddon’a inanıyor. Onlara
göre de Hz. İsa’nın gelmesi için bu üçüncü milenyum başında mutlaka
“Armageddon” denen o nihai savaşın çıkması lazım. İnanmış Protestanların hedefi
Tanrı'ya kıyamet için yardımcı olmak... Bunun için de kıyamet savaşının
fitilini ateşlemek gerekiyor...
İnanç odur ki! Armegeddon Savaşı; Müslüman
ordusunun İsrailoğullarına saldırmasıyla çıkacak. Protestan fundamentalizmi,
Armegeddon Savaşı’nda İsrail’in desteklenmesi gerektiğini savunuyor. Onlara
göre Hz. İsa da ‘İsrail Arslanı’ olarak dünyaya gelmiştir.
Yahudiler, Müslümanlar’a karşı Armageddon
Savaşı’nı kazanmadıkça, Hz. İsa tekrar yeryüzüne dönmeyecek. İsa’nın dönmesi
için savaşın çıkması ve kazanılması şart. Ancak bu savaşı önce Hz. İsa olmadan
Yahudiler’in kazanması lazım. Onun için Protestanlar ile İsrail arasında sıkı
bir işbirliği dini nedenlerden dolayı mecburidir. Bu savaş bittikten sonra da,
144 bin Yahudi hariç, (o 144 bin Yahudi
Hz. İsa’ya iman eden Yahudiler olacak) hepsi kırılacak. Bu sefer de
Amerika ve Hz. İsa’ya bağlı olanlar yeryüzünde kalacak…
Armageddon planını kısaca özetlersek;
Neocon-İsrail aşırı sağının ortak ideali Ortadoğu merkezli bir dünya savaşı
çıkarmak. Yani Armageddon dedikleri Kıyamet Savaşı… Bu savaşla Mesih
yeryüzüne inecek, bu savaşla “İlahi adalet” gerçekleşecek. İşte buna “Tanrıyı
Kıyamete Zorlamak”,ya da “Mesih'i Dönmeye Mecbur Bırakmak” diyorlar.
İsrail’in her hareketi bana sürekli bu
kehaneti hatırlatır. Gerçektende “tanrıyı kıyamete zorluyorlar mı? diye! (Grace Hallsell)
Grace Hallsell kitabında böyle diyor. Bunu
bilmem; ama ‘One minute’ den beri Türkiye böyle bir savaşın içine sokulmaya zorlanıyor
düşüncesi içerisindeyim; Eğer Armegedon diye bir savaş çıkacaksa bunun İsrail ve Türk ordusu arasında çıkacağının
hiç de kehanet gerektirmediği aşikâr.
Olanlardan ve bundan sonra olacaklardan tahmin etmek güç değil. Yahudilerle beş
yüz yıllık barış ve dostluk içerisinde bulunan Türkler arasına bu son olayla
kan girmiştir.
Bundan sonra hiçbir şey, asla eskisi gibi olmayacaktır. Bu gidiş;
ya İsrail aklını başına alıncaya; ya da
Ortadoğu’da var ettiği kan gölünde boğulup gidene kadar devam edecektir.
Bu olay bir provokasyon da olabilir. Ne olursa olsun! Artık, İsrail ile Türkler
arasına kan davası girmiştir. Buradan hemen bir savaş olacak kanısına varmak
da yersizdir. Ama bu savaş; tarihin bir devresinde mutlaka
olacaktır.
HAFTANIN FIKRASI
Bir
üçgenin alanı
İlkokulda,
matematik dersinde öğretmen üçgenin alanını, çocuklara şu şekilde öğretmiş:
Birüçkenarlının alanı, yatayımı ile diklesiminin vuruşumunun, ikiye bölümüdür.
Çocuk bunu güzelce ezberlemiş.
Aksam
babası evde sormuş:
- Bu
gün okulda ne öğrendiniz?
-
Matematik dersinde, bir üçkenarlının alanını öğrendik babacığım
- Ya
öyle mi, peki nasıl öğrendiniz?
- Bir
üçkenarlının alanı, yatayımı ile dikleşiminin vuruşumunun, ikiye
bölümüdür.
-
Yavrum, yanlış öğretmişler size. Doğrusu: Bir üçgenin alanı, tabanı
ile yüksekliğinin çarpımının yarısına eşittir. O sırada, bir yandan
gazetesini okuyan, bir yandan da torunuyla oğlunun konuşmasını dinleyen
dede, dayanamayıp söze girmiş :
-
İkinizin de tanımı yanlış! Bir müsellesin mesaha-i şathiyesi,
kaidesiyle irtifaının hâsıl-ı darp inin nısfına müsavidir
SEVDİĞİM SÖZ
Yaptığımız şeyler için pişmanlık
zamanla geçer; ne var ki, yapmadığımız şeylere pişmanlığın çaresi
yoktur.
Sydney J Harris
|
|
|
DERİN DARBE |
|
|
|
Cuma, 28 Mayıs 2010 |
|
Deniz Baykal’ın görüntülerinin haberini
duyunca içimden daha önce yazdıklarım aklıma gelmişti. Ergenekon sürecini
yöneten iradenin değişime karşı duranları devre dışı bırakmak! Direnç Mecliste
olursa partilere uzanacağı fikriydi. İlk darbenin de CHP lideri Deniz Baykal’a
yapılacağını hatırlattığım yazımdan söz ediyorum.
Bu olay üzerinde düşüncelerini
belirtenler, CHP içerisinde bir
değişimin olması için yapılan bir komplo olduğunu söylerken; diğer bir gurup
da bunun CHP yıpratmak amaçlı hükümetin
bir komplosu olduğunu söylüyordu.
Doğruluk payları var mı? ‘Mutlaka vardır!’
demek, çok da gerçekliği olan bir
durum olamaz. Bunun nedenini biraz düşünce egzersizi ile yapabiliriz. Düşünün
ki siz milletvekili olmak isteyen bir bayansınız ve eşinizle birlikte oldunuz!
Bir genel başkanı kendi yatak odanıza alıp onunla olan ilişkinizi evin her
noktasında görüntü alacak bir düzenek kurarak ona komplo düzenlediniz. Banu da
şantaj unsuru olarak kullanıp milletvekili olacaksınız. Bu görüntüleri de zamanla
şantaj için gündeme getireceksiniz. Evet, köklü bir partinin değişmeyen
lideri ve değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen bir liderine karşı! Siz bir
bayan ve bay olarak kurduğunuz bu komplo ile şantaj yapacaksınız. Ben buna
cesaret edebilecek bir partilinin olabileceğine asla ihtimal vermiyorum. Kimin nerede, ne zaman, ne olacağı belli
olmayan bir ülkede bir genel başkana bu şekilde bir tuzak kurarak şantaj
yapacakların bundan sonrasını çok iyi hesaplamaları ve düşünmeleri gerektiği
dikkate alınınca böyle bir oyunu
yapmalarının mümkün olmayacağını düşünenlerdenim. Evet, bu ülkede hiçbir kişi
buna cesarette edemez, yapamaz da. Peki, bu durumda bunu yapan kim?
Bunu yapan kim den çok, kimler?
Bu olayın ardında ne Ak Parti, ne de CHP de
değişimi isteyenler var. Kanaatim odur ki, dünyada yeni düzen kurmak isteyen
irade, değişimin önünü tıkayan ve dünyadaki oluşumu engellemeye çalışan her
şeyi devre dışı bırakma kararını almış bunu da adım-adım gerçekleştirmekte.
Bu olay bir parti liderinin değiştirilmesi
olayı değil. Bu bir zihniyetin parçalanarak bölünüp yok edilmesi; ya da
dönüştürülmesi olayıdır. İlk darbe vurulmuştur. Bunu yapan irade! Vazgeçmediği
sürece de devam edecektir. Bunun sonuçlarını seçim zamanında görececeğiz.
Benim diğer bir düşüncem MHP’nin hal
hazırdaki durum içerisinde ne olacağı. Evet, seçime yakın bir zamanda bu parti
üzerinde de yapılacak birçok spekülasyonlar olacağı. MHP’nin milliyetçilik
anlayışının da değişimin önünü tıkayacağı, bu sebeple de onların da bertaraf
edileceği düşüncesi; Yani dünya düzenini kuracak olan iradenin böyle bir milliyetçilik anlayışına tahammül
etmesi beklenemez. Bundan dolayı da. CHP’nin parçalanıp bölünmesini takiben
sıranın MHP’ye geleceği kanısındayım. Bütün bunlar ne duyum ne bir bilgi ne de
bir kehanetten ibarettir. Sadece olanları iyi okumak, geleceği olanlardan
şekillendirmeye çalışmanın düşünce açılımıdır. Gerçekte hangileri olacak bunu
zaman gösterecektir.
Fakat, kaotik ortamların her zaman hal
hazırdaki yerleşik düzeni bozacağı öngörüsü de fazlaca iyimser bir düşüncedir.
Ak Parti’nin varoluş ve yükseliş dönemi incelendiğinde; kaotik ortamı
oluşturanlar yanılmışlar kaostan daha düzenli bir durum açığa çıkmasına engel
olamamışlardır. Bu da (kelebek etkisi) yapılanların nerede duracağını bilememe
durumudur ki her şeyde olduğu gibi bunun da riski budur. CHP’yi ikiye bölme,
parçalama, dönüştürme düşüncesi. Solu yok etme planları ve bu planları
gerçekleştirmek için yapılanlar tam tersi durumu meydana getirebilir. Bu da 28
Şubat süreciyle yaşanmış bir gerçektir. Yok, tüm olanlar bilinerek yapılan
planlamalar dersek! O zaman bunları yapanların öyle ayak oyunları yapan, şantaj
ve saire gibi durumlara tenezzül edenlerden çok, daha güçlü bir iradenin
varlığından söz etmek gerekir.
Saygılarımla …
|
|
|
Yaşamdan Örnekler |
|
|
|
Perşembe, 20 Mayıs 2010 |
|
Sorgun Tapu Dairesi Müdürü
Sayın Özdemir Yaşanmış bir öykünün köşemde yayımlanması için geçenlerde bir
ricada bulundu.. Bende hiç dokunmadan köşemde sizlerle paylaşmak istedim.
Teşekkürler Özdemir Bey.
Anne Tavşan Ve Yavru Kedi
Bende biraz hayvan besleme
merakı vardır. Evin teras katının bir bölümünü uygun buldum; tavşan beslemeye
karar verdim.
Biri erkek üç tavşanım
vardı. Yapıları itibarı ile tavşanlar sevimli korkak ürkek hayvanlardır. Belki
de sevimlilikleri, zararsız olmalarından kaynaklanıyordur. Yapıları itibarı ile
korkak, ürkek hayvanlardır. Yaradan bu canlıya hiçbir savunma organı vermemiş
ki… Doğadaki tüm canılar için mükemmel bir besin kaynağı… Sesi bile yok gibi;
nasıl bir sesi olduğunu hiç duymadım!
Bu kadar savunmasız bir hayvanın
normalde neslinin tükenmiş olması gerekir ancak müthiş bir de üreme yeteneği
var. Bir batımda 8-10 yavru yapıyor. Yavruları çabuk büyüyor; hızla
olgunlaşıyor. Kısa aralıklarla doğum yapıyor. Böylece bir çift tavşan bir yılda
yaklaşık 100 tavşan olabiliyor.
Her ne kadar terasın bir
bölümünde beslesem de akşam olunca
tavşanları kafeslerine kapatıyorum. Hayvanlar öyle alıştı ki birkaç el hareketi
ile hemen kafeslerine giriyorlar.
Bir gün tavşanları
kafeslerine kapatmak üzere terasa çıktığımda bir de ne göreyim? Dişi tavşanın
kulakları hariç tavşana benzer bir hali kalmamış. Tombul bedeni bir deri bir
kemik kalmış. Kocaman kafası küçülmüş; garip bir hal almış! Yine de tavşanı
kafese kapatmak gerekiyor ama ne kadar uğraştımsa nafile… O tavşan kafese girmiyor!
Ne kadar zorladıysam da olmadı. Şeklen garipleşmiş hayvan, bir de garip garip
hareketler yapmaya başladı ki anlatamam. Tavşanı kafesin kapısına kadar
sıkıştırıyorum, alıyor kendini yere atıyor… Çok sıkışınca kendini duvara
çarpacak şekilde fırlatıyor. Korkaklığı ile meşhur hayvandan bu kez de ben
korkmaya başladım. Sonunda ben pes ederek kafese kapatmaktan vazgeçtim.
Sabah hafta sonu idi.
Tavşanın hareketleri hiç aklımdan çıkmıyordu. Bunları yapacak bir hayvanın ya
kudurmuş, ya ağır hasta yada şuurunu yitirmiş olması gerekir diye düşündüm. Bu
tavşanı diğerlerinden ayırmaya karar verdim.
Kalktığım gibi terasa
çıktım ama o tavşan yerinde yoktu. Bir şaşkınlık daha yaşadım ki anlatamam.
Teras biraz dağınıktı ama ne tavşanın kaçacağı, ne de saklanacağı bir yer
olmadığını düşünüyordum. Diğer tavşanlara biraz yeşillik bırakarak, terası
toparlayıp, temizlemek için elbisemi değiştirmek üzere aşağı indim.
Tekrar yukarı çıktığımda
bir de göreyim!? O tavşan diğerleriyle birlikte yeşillik yiyordu. Bir kez daha
hayretler içinde kaldıktan sonra temizlik yapmak üzere terasın en dağınık
köşesinden işe başladım.
Terasın köşe direğine
yaklaştığımda, küçük bir yastığı dolduracak kadar bir yünün içinde, orta boy
bir saksı ağzı gibi küçücük bir alanda, mini mini ve sayılamayacak kadar çok
tavşan yavrusu vardı. Kıpır kıpır kaynıyorlar desem olacaktı. Tavşanın bu kadar
zayıflama nedenini anlayıp terası derhal terk ettim.
Daha sonra terasa çıkarak
gözlediğimde gördüm ki; anne tavşan sık sık dışarı çıkıyor, kısa aralıklarla yuvaya
dönüyor geliyor, birbiri üstüne yığılmış yavruların üzerine yatıyordu. Tabi ki
yavruların bir kısmı altta kalıyordu. Onlar anne memesine geç ulaşıyor yada hiç
ulaşamıyordu. Üstte kalanlar çok şanslı idi. Annenin her gelişinde hemen
emiyorlar, emdikçe de çabuk gelişiyorlardı. Bu fark iki üç günde belli
oluyordu. Şanslı yavrular artık ayaklanıyor, annesinin yuvaya gelmesini
beklemeye bile tahammülleri olmuyordu. Artık annenin geliş yolunu tutuyor;
erkenden emmeye başlıyorlardı.
Yavrular o kadar oransız
büyüyorlar ki, bir kısmı daha emekleyemezken diğerleri yürümeyi bile
aşmışlardı. Henüz bir haftalık süre dolmadan… Anne ise daha kurnazdı. Yuvaya
yaklaşıyor, bekliyor, hızlı gelişen yavrular hızla annelerinin yanına geliyor
fakat anne tavşan ani bir zıplama ile yuvada kalan yavruların yanına gidiyor ve
üzerlerine kapanıyordu. Böylece diğer yavrular gelene kadar yuvada kalan
yavruları emziriyordu. 15 günlük sürenin sonunda, tüm yavrular eşit bir şekilde
büyümüş oluyorlardı.
Yavrularını dışarıda yalnız
bırakmamak için kafese girmekte direnen, bu direncini insana korku verecek
derecede gösteren, yavrularına yumuşak bir yuva yapmak için tüylerini yolan,
onları eşit şekilde besleyerek dengeli büyümelerini sağlama içgüdüsüne sahip
olan bu anne tavşanla, ona bu iç güdüyü verene hayran olmamak mümkün mü?
Saygılarımla…
|
|
|
ŞİİR DİNLETİSİ |
|
|
|
Perşembe, 13 Mayıs 2010 |
|
Önceleri
yalnız bir okulda yapılan ‘Şiir Dinleti
Gecesi’ nin dördüncüsü, sayın Yusuf Yazıcı hocamızın talimatıyla
Sorgun’daki tüm okullardan birer öğrencinin temsil ettiği geceye dönüştürüldü.
O bir okul dediğim yer ise Sorgun
Lisesi.
Sorgunun
ilk ortaokulu ve lisesi olarak açılmış benim de okuduğum ve mezun olduğum okul.
Yeri değil ama hatırıma gelmişken söyleyivereyim; ilkokulum da Yeşilyurt
ilkokuluydu. Kimileri bu tarihi okulumuzun ismini dahi bilmez şimdilerde. Hani
Mehmet Akif Ersoy İlköğretim Okulu’nun yerini aldığı okul! Yani, 1930’lu
yılların sonunda hizmete girip, on binlerce öğrenciyi yetiştiren okul… Benim bu
okulumun adını birileri içleri hiç sızlamadan adını değiştirdiler. Neden, niçin, niye anlamak mümkün değil ve
şimdi benden öğrencilerime şunu dememi bekliyorlar: “Geçmişinize
ve kültürünüze sahip çıkın”. Şimdi
de sıra, Sorgun Lisesi’ne geldi.
Sadece ben değil binlerce Sorgunlunun okuduğu ve mezun olduğu okula. Eee,
bizler kültürümüze ve geçmişimize sahip insanlarız ne olacak ki bir isim
değişmesiyle. Bundan sonra Yeşilyurt
olmasa ne olur ki göğsümüzü gere-gere söylediğimiz bunu söylerken de ne kadar
milliyetçi olduğumuzu haykırdığımız Mehmet
Akif okulumuz var ya!
Gelelim
asıl meseleye. Her zaman yapılan bir daha yapıldı. Sorgun Lisesi’nin sadece kendi çabaları ile yapmaya başladığı,
önceleri öğrenciler arasında bir yarışma şeklinde düzenlenen şiir gecesi; yani
geleneksel hale getirilmiş “Bir Bahar
Akşamı” adlı şiir dinletisi deyim yerindeyse gasp edilerek tüm liselerin katıldığı
bir faaliyete dönüştürüldü. Bunun böyle olduğunu duyduğum zaman kapatılan
okulum gelmişti aklıma ve her zaman söylediğimi içimden tekrarladım: Biz gerçekten geleneklere bağlı bir millet
miyiz, yoksa yapılanı bozan parçalayan ve dönüştürmeyi daha çok beceren bir
millet mi?
Sanırım
artık Sorgun Lisesi’nin dördüncüsü düzenlenecekken biten bir geleneği var. Ne
diyelim biz geleneklerine bağlı insanlarız.
Geceye
gelirsek. Coşkulu ve seyretmekten hoşnut olacak bir seyirci kitlesi; ama o da
ne? Salonda tam dört sıra protokole ayrılmış ve gelen tüm seyirciler daha
doğrusu veliler yer bulamıyor, ayakta bekliyor. Görevliler her zamanki gibi “ön sıralara geçmeyelim oralara
oturacaklar var” diye uyarılarda
bulunuyor. Düşünebiliyor musunuz? Çocuğu belki de hayatında ilk defa böyle bir
salonda şiir okuyacak ve onu seyretmeye gelmiş anne, baba, kardeş, amca, hala,
teyze ve komşu. Bu çocukları hiç tanımayan, onu hayatta bir daha görme şansı
olmayan ilçenin protokol sıralamasında yerleri olan kişiler tarafından 4 sıra
tutulmuş ve ben yer bulamayıp dışarı çıkacağım ve hayatta beklide bir kere
yaşayacağım bir olaya şahitlik edemeyeceğim. Bir anne baba için ne acı bir
tablo değil mi?
Orada
çıkıp sahneye şunları demek geldi içimden. ‘Gördünüz mü sayın veliler, sevgili öğretmenlerim sizin yetiştirdiğiniz,
üzerine titrediğiniz çocuklarınızı görmek, dinlemek için geldiğiniz bu yerde
hiç tanımadığınız birileri tarafından yerleriniz işgal edilmiş ve size yer yok
deniliyor. Boşaltın salonu çıkın dışarı, madem bunlar sizleri yok sayıyor siz
de yok olun!’
Diyemedim,
şimdi hepsinden özür diliyorum. Evet, orada isimler yazmalıydı; Ama öncelikle
gelecek anne babaların, sonra öğretmenlerin sonra da geri kalanların. Bunu da
yapamadılar maalesef! Hani geleneklere saygılı milletiz ya!
Sunucu
kızımıza küçük bir hatırlatma. Böyle sunuculuk olmaz, tüm kelimeler uzatılıp
eğip, büküp sündürerek konuşulmaz. Bir ara ‘yeter!’ diye haykırmak geldi
içimden. Üzgünüm; ama bir daha olursa biraz çalış, birkaç sunucu seyret, nasıl
yapıyorlar gözlemle.
Sayın
hocam konuşmanızın içeriği gerçekten güzel ve anlamlıydı; ama ne kadar güzel
olursa olsun uzun oldu mu seyirciyi sıkmaya başlar ki ,güzellik gider yerine
can sıkıcı bir metin kalır.
Ben
öğrencilerin şiir okuyacağını sanıyordum. Ama şiir okumaya hevesli
öğretmenlerimiz de varmış. Madem öyle bir de öğretmenlerin okuduğu gece
yapar, onlara kendilerini gösterme
fırsatı tanınır!!!
Okulların
çok olması şiir sayısında çokluğa neden olmuş. Bir de ayıp olmasın diye olsa
sanırım Anadolu Lisesi’ nden iki
kişi seçilirken gecenin ev sahibi Sorgun
Lisesi’ nden de iki kişi seçilmiş. Diğerleri ne der bilmem ama ben ayıp
oldu diyorum.
Seçilen
şiirlere gelince, bir tek kişinin
beğenisinden geçmiş havası var. Çeşitlilik yok gibi geldi bana yanlışsam özür
dilerim.
Çok
olması süreyi uzattı, seyirci sıkıldı; ama sırf çocuğunu görmek için gelenler
bekledi ya da beklemek zorunda kaldı. Zamanında yapılacak bir seçimle bu sayı
azaltılabilinir ya da gereksiz birçok teferruat çıkarılarak süre
kısaltılabilinirdi. Gerçekten de bir şiir dinletisi için 3 saati aşkın bir süre
çok uzun bir zaman.
Canlı
müzik durumu kurtardı diyenler de çoktu. Ama gözden kaçırılan şu da vardı?
Neydi o çocukları çıkarıp keman çalıyorlar diye milletin gözüne sokma çabaları.
Bence çok gereksizdi.
Belki
öğretmen arkadaşlarımız çok güzel müzik yaptılar ama ses düzeni sanırım çok
kötüydü ki ben anlayamadım. Hele sahnedeki duruş şekilleri sanki şiir dinletisi
değil de taverna havası vardı.
En
çokta oradaki bir edebiyat öğretmenimizin sunucu kızımızın yanında durup her
seferinde lüks bir lokantada, hani olur da garsonlar yanlış servis yaparlarsa!
diye, bir köşede durup servise müdahale etmesi gibi. Şef garson edasıyla
mikrofonu alıp vermesi kelimenin tam anlamıyla dehşetti.
Sahne
düzeni, ışıklandırma, sahneye geliş gidişler bunları söylemeye dahi gerek yok.
Aslında öğretmenlerimiz 15 gün önce sahnelenmiş olan ve Ankara Devlet
Tiyatrolarının “Anam Bacım Avradım”
adlı oyununa gelseler! Hepsini değil birazını seyretseler ( hani vakitleri
yoksa böyle bir tiyatroyu seyretmeye) bir sahne nasıl düzenlenir, nasıl ışık
kullanılır en azından görme imkânına kavuşurlardı. Bir de kulise girip o oyunun
yönetmenine sorsalardı; “Biz de bir şiir
dinleti gecesi düzenleyeceğiz. Sizin fikrinizi alabilir miyiz? Bize sahne
hakkında biraz fikir verseniz” diye. Eminim ki oyunun yönetmeni elinden
gelen tüm yardımı yapardı. Olsun! Edebiyat öğretmeni iseniz her şeyi
bilirsiniz! Ne gereği var ki, bırak edebiyatı, öğretmen dahi olmayan birine
soracaksın.
Son
olarak şunu demek istiyorum. Bu geceyi geleneksel hale getirmiş Sorgun
Lisesi’ne, asıl sahibine verilerek sadece onların; yani çocukların,
velilerinin, arkadaşlarının ve eş dostlarının bir gecesi olmaya devam etsin.
Lütfen
gecemizi iade edin.
|
|
| | << Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>
| | Sonuçlar 1 - 9 Toplam: 99 |
|
|
Döviz Kuru(TCMB) |
| USD Alış | 1.5033 YTL | | USD Satış | 1.5106 YTL | | EURO Alış | 1.9179 YTL | | EURO Satış | 1.9272 YTL | |
|
Toplam Ziyaretçi |
|
59263332
|
|
Son 5 İlan |
| = Resimli | |
|