|
|
Muhsin Şener
|
DİN DERSLERİ |
|
|
|
Cumartesi, 22 Eylül 2007 |
|
Tartışılmakta olan
Taslak Anayasada Din derslerinin zorunlu ders olmaktan çıkarılacağı; taslakta
olan bu hükmün iktidar partisi tarafından beğenilmediği
ve yine eskisi gibi kalmasını yani, Din
Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi’nin zorunlu dersler arasında bırakılacağı
falan yazılı basında tartışılıyor.
Bunlardan
hangisinin doğru olduğu ve AKP’nin
hangisini benimsediği de çok net olarak
bilinmiyor.
Bilinen ve yapılan,
tartışmanın olduğudur.
Anayasa üzerinde düşünmeyi sürdürüyorum:
1982 Anayasasında din
derslerinin zorunlu olduğu hükmü yer alıyor. Bu anayasanın ayrıntılara
varıncaya değin herşeyi içerdiği, o
nedenle de iyi bir anayasa
olmamasının bu ayrıntıları içermiş
olmasından kaynaklandığı çok söylenip tartışılmış bir konudur. Ne yazık ki aynı ayrıntı Taslak Anayasa da da
yer alıyor.
Tabii, Türban konusu da…
Kısa ve ana ilkeleri
içerecek bir Anayasadan çok söz edilmiştir. Anımsanacağı gibi ilk kez Özal ‘kısa
anayasa’dan söz etmişti. Gerçekten de
Taslak Anayasa da kısa olmaktan çok uzak düştü.
O da ayrıntılardan bir türlü vazgeçemiyeceğimizi/vazgeçmediğimizi
göstermiştir.
Uzun/ kısa Anayasa
konusu bir yana ben, Taslak
Anayasada Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi
Derslerinin yer almasından söz etmek istiyordum.
Anayasalar, adı üstünde,düzenleyici ana ilkeleri
koyucu hukuk metinleridir. Devletin
kuruluşu ve işleyişindeki ana ilkelerle
vatandaşın devlete karşı korunması ve kollanması için konulmuş genel kuralları içermektedir.
Din dersleri bu iki
başlıktan hiçbirinin içine alınamaz. Çünkü
bir dersin okunması konusu tamamen
eğitim alanının ilgilendirmekte olup
müfredat programlarıyla ilişkili bir konudur. Müfderat programları
ise, eğitim alanının kurallar koyan kurumunu ilgilendirmektedir.
Yani Din
Derslerinin okutulması, okutulmaması…
bugün Eğitim Bakanlığına Bağlı Talim ve Terbiye Kurulunun işidir. Anayasanın
değil…
O kadar değil ki Milli Eğitim Temel Yasasında bile bu konunun
yeri olmaması gerekiyor.
Tam bu noktadan
bakıldığı zaman bu konunun Taslak Anayasada yer almaması gerekiyor.
82 Anayasasında
olması Taslakta da yer almasını
gerektirmiyor.
82 Anayasası, 12
Eylül Anayasasıdır. 12 Eylülcülerin
istek ve arzularını içeriyordu. Din Dersleri de bu kapsamda daha doğrusu, 12 Eylül ardından Evren
Paşanın hemen her konuşmasında dinden söz etmesinin ve kitlelere ayetler okumasının ve onlar
üzerinde açıklamalar yapmasının bir uzantısıydı…
‘Sivil’ sıfatını taşıyan
bir anayasada din derslerinin yeri
olmamalıdır.
Öte yandan, ilk ve ortaöğretimde okutulan birçok dersi bir yana koyup sadece din
dersinin adını anayasada geçirmenin ulusal
bir tercih olabileceğini varsaydığımızda,
laiklik ilkesiyle bu tercihi
nasıl bağdaştırabileceğimiz sorusu koskocaman ortaya çıkıyor.
82 Anayasasına gelinceye
değin, salt yönetmeliklerde “isteğe
bağlı ders” olarak yer alan bu
konunun, eğitim mevzuatında yine aynı
yapı içinde yer alması ve uygulanması
çok çok mümkündür.
Laik bir devletin bu
ayrıntıya dikkat etmesi gerekir.
|
|
|
ANAYASA |
|
|
|
Cuma, 14 Eylül 2007 |
|
22 Temmuz seçimlerinden sonra, yeni hükümetin bir bilim kuruluna hazırlattığı Anayasa Taslağı, gazetelere parça parça yansımaya ve o yansıyan bölümler üzerinden de tartışılmaya başlandı.“Sivil Anayasa” olarak adlandırılan bu metnin, önce h a z ı r l a n ı ş b i ç i m i, sonra da i ç e r i ğ i ile ilgili pek çok konuya ilişkin çok sayıda da karşı görüş ileri sürülüyor.Komisyonun oluşturulma biçiminin, hükümetin bir tür görevlendirmesi olduğu; oysa Anayasa gibi önemli bir metnin hazırlanması için toplumun tüm kesimlerinden yararlanılması gerektiği ileri sürülüyor.Bu görüşe katılmamak mümkün değil.Toplumun en azından örgütlü kesimlerinin, bu hazırlık aşamasında görev alması ve temsil ettiği alanın düşüncelerini hazırlığa yansıtması çok demokratik bir davranış olurdu.Ne yazık ki bu yol seçilmemiştir. 22 Temmuz seçimlerinde, yaygın söyleyişle, iki kişiden birinin oyunu almış olan AKP, her türlü değişimi kendi düşündüğü biçime uygun olarak yapmayı, eleştirileri, belki de işi bitirdikten sonra, salt ‘çeşni olarak’ almayı seçmiş görünüyor.Seçilen bu yol, çoğunluğun yanında olmak ve çoğunluğun hakkını korumak olarak düşünülüyor...Oysa demokrasi, muhalefette olanların varlığı ile ve etkinliği ile kalite kazanıyor…Hem de demokrasilerin modernleşmesinden sonra kazandığı bir içerik de değildir bu!...Öte yandan, bu sivil anayasaya karşı, görüş açıklamanın 12 Eylül Anayasasını savunmak anlamına gelmediğinin de altını çizmek gerekiyor.1982 12 Eylül Anayasası, ‘emir komuta zinciri’ içinde yapılmış/yaptırılmış bir anayasadır.Bu güne değin yapılan bunca değişikliğe karşın d e m o k r a s i n i n , bir türlü rayına oturtulamadığı bir anayasadır!... En azından, bu nedenle yanında olunması ve savunulmasının düşünülemeyeceği apaçıktır.Bir sivil yapılanma ile Anayasa hazırlanma olanağı yakalanmışken en “mükemmelinin” yapılmasıdır amaç…Bu yeni anayasa hazırlığının, en azından birkaç ay tartışmaya açılacağından söz edilmiştir. Bu da bir demokratik katılımdır ya en uygun ve en yeterli olacak olanı komisyonun kuruluşundan, metnin tartışılmasına kadar demokratik esaslara uygun olmasıdır.Yapılan tartışmanın ve eleştirilerin aslı esası budur.Hazırlandığı ileri sürülen Anayasanın içeriği ile ilgili hususların her biri, ciddi önemde konular: laiklik, Atatürk devrimleri, din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinin zorunlu dersler arasında olması, din ve inanç özgürlüğü konuları bunların başında geliyor.Bu konuları ileriki yazılarımızda konuşalım…
|
|
|
YİNE DEMOKRASİ |
|
|
|
Cuma, 07 Eylül 2007 |
|
Emin ÇÖLAŞAN’ın, Hürriyet Gazetesi’ nden uzaklaştırılması, gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün bir gün sonraki yazısında konu ettiği, gazeteleriyle ilişkileri kesilmiş kimi ünlülerin durumları gibi sessiz sedasız olmadı. Gazetenin satışında önemli düşmelerden söz edildi…Bu düşme sürüyor…Halkın sevdiği ve izlemekte de özen gösterdiği ve aradığı Çölaşan gibi bir gazetecinin, salt e l e ş t i r i y o r d i y e kovulması, okuyucuları tarafından çok yadırgandı. İnsanlar arasında, şöyle konuşmalara kulak verdiğiniz zaman, buna hemen tanık oluyorsunuz.Halk, Çölaşanın gazetesiyle olan ilişkisinin kesilmesine tepkilidir. E l e ş t i r m e k neden insanları bu kadar rahatsız ediyor?Oysa e l e ş t i r m e m en i n , herşeyi yuvarlak bir biçimde, kimseyi rahatsız etmeyecek ve tabii bir şey de söylemeyecek gibi ortaya koymanın ne anlamı var ki?Eğer bir gazeteci eleştirmiyor da bir siyasinin ya da bir grup sermayenin savunuculuğunu yapıyorsa, neden gazeteciliğ seçmiştir anlaşılabilir mi? açıklanabilir mi?Çölaşan, ulusal çizgide, çok uyanık, zeki ve ödünsüz bir gazetecidir.Onun bu nitelikleri değil midir ki onu, halkının sevgilisi yapmıştır!...Gösterilen tepki buna dayanıyor…Bundan örnek almak gerekir.Gazeteci Bekir Coşkun’un da Hürriyetten ayrılacağı yönünde bir sürü söylenti dolaşmıştır…Bekir Coçkun, Çölaşan gibi, gazetenin çok etkin ve çok okunan; birkaç sözcükle eleştirinin şahını satırlarına cuk oturtturan bir eski usta…Onun, artık bu gazetede yazmayacağını düşünüyor okuyucuları. O ise bunu, okuyucularına soruyor.Bekir Coşkun, Sayın Gül’ün seçiminden önce,seçilmesi halinde kendisinin Cumhurbaşkanı olmayacağını yazmıştı…Bu sözlere Sayın Başbakanın ; “ Onu diyenin Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığından çıkması lazım. Git nerede, kimi istiyorsan seç!” (Radikal Gazetesi,22 Ağustos 2007, Politika sayfası, s.7) cümleleriyle karşılık gördüğünü, Türkiye ve tüm Dünya kamuoyu öğrenmiş bulunuyor.Bekir Coşkun’un, “ya sev ya terk et!” mantığı içinde, karşılanmasını anlamak mümkün olamıyor. Vatandaşın özgür idare ile düşünmesi ve ardından ona uygun bir tavır almasını hoş görmek istemekte zorlanıyoruz? Bireyin böyle davranmasının onun, birey olarak hakkı olduğunu neden kabul edemiyoruz.?Birey olmanın ne kadar zor bir aşama olduğunu biliyoruz. Ne ki birey olunmadan da hiçbir şey olunamayacağı çok açık olarak bilinmek durumunda…Sonra, “ya, ya da” formülündeki bir mantığın demokratik yapılanma ile ilgisini nasıl kurabiliriz?Böyle bir ilişkiye ihtiyacımız yoksa o zaman, en azından ikiyüz elli yıllık demokrasi çabamızı ne yapacağız?Çölaşan’ın gazetesiyle olan ilişkisi kesildiğinde kurumlarının flamalarını yarıya indirenlerin olabileceğini de öğrendik!...Bir tehevvür eseri olabilencek böyle sözlerin bir düşünsel tabanı yoktur inşaallah…Çünkü d e m o k r a s i ve d e m o k r a t l ı ğ a çok ihtiyacımız var!
|
|
|
ALGILAMALAR |
|
|
|
Cuma, 31 Ağustos 2007 |
|
22 Temmuz seçimleri, algılamalarımız konusunu yine gündeme getirmiş bulunuyor.Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra, dünyanın biçimi değişmedi ama içeriği tanınmayacak kadar değişmiş bulunuyor. Artık tek tek devletlerin yaşama ve varlık savaşımı vermeleri mümkün görülmüyor; o nedeneledir ki devletler AB gibi projeler oluşturuyorlar.Birliktelikler, daha çok ekonomik bazda yapılarak, güç arttırılmaya çalışılıyor.Öte yandan, bu projelerin siyasi alanda da el ve işbirliği olanakları yaratması isteniyor. Devletler bu ilişkilerde önce, yeryüzünün yeni ruhunu kavramak zorunda duyumsuyorlar kendilerini. Eğer o ruhu kavrayamazlarsa o zaman, dünyayı eski algılama biçimleriyle kavramayı sürdürdüklerinden yalnız kalıyorlar. Ekonomik güç bakımından sıkıntıları artık, bir yapısal sorun olarak yaşamaya başlıyorlar.Eski algılama biçimini sürdüren devletlerin bu çıkmaz yolu izlemelerine uzun zamanlar için izin verilmiyor ve bu durum kimi zaman çatışma ortamlarının oluşmasına kadar da gidebiliyor.Yeryüzünün ruhu, önce ç o ğ u l c u b i r a l g ı l a m a y ı dayatıyor. Burada “dayatma” sözünü olumsuz anlamda kullanmıyorum. Dünya, çok uzun zamanlardan bu yana çoğulculuk içinde yaşadığı halde, bunu görmezden geldi. Artık mızrak çuvala sığmıyor. O nedenle “dayatıyor!” diyorum.Çoğulculuk, katılımcı bir algılamayı da içeriğinde barındırıyor.Kimlik duyarlılıkları, bu duyarlılık içinde bireylerin öne çıkması gibi yeni algılama biçimlerinin gündemde olduğu ve sürekli olarak insanlığın gündemini işgal edeceğini görmek zorunluluğu var artık…Yeryüzünün ruhu, öncelikle bu kavramların egemen olduğu ve uygulanma alanı bulduğu bir şey…Çoğulculuğun içeriğindeki etnik ve inanç konularının, daha önceki kazanım ve birikimlerle çatışmadan varlığını sürdürmesi en duyarlı konular arasında yer alıyor. Her biçimiyle kimlik duyarlılıkları, insanlar arasında düşmanlıkları körükleyen alanlar olmamalıdırlar. Bu alanlara bir insani zenginlik alanı olarak bakabilmelidir insanlık artık. Yoksa inancın her türlüsünün ve kanbağının getirdiği düşünülen niteliklerin öne alınmasını öneren algılama biçimlerinin, hem kişilerin yaşamında hem de toplumsal yaşamda yeri olmamak gerekiyor. Böyle algılama biçimleri barış ve huzuru değil, savaşı ve yıkımı anımsatıyor ve belki de dayatıyor. Önlenme zorunluluğu ortaya çıkıyor böylece.Çoğulcu algılamanın öne çıkarılması, ontolojik (yapısal özelikleri bakımından) ve epistemik (bilgi birikimi, yükü yönünden) çeşitlilikler içeren bireylerin ve toplumların bu önemli farklılıklara karşın bir arada ve barış içinde yaşamalarını savunmak ve bu durumun ayaklarının yere basmasını sağlamak 21. yy.’ın algılamalarından biri...Devletler büyük olsun, küçük olsun bu algılama biçimini yaşama geçirmek zorundadırlar. Çünkü insan hakları bu algılama biçimi ile ancak gündemdeki yerini alabilecektir.İnsan hakları, ayrıca demokrasinin de gerçekleşmesini dayatan bir alan olarak artık insanlığın gündeminden hiç eksik olmayacaktır.Devletlerin hem insan haklarını hem de çoğulculuğu görmezden gelmeleri sonuç olarak hiç mümkün halde olmayacaktır.Yanılgılarımız yaşanmakta olan Irak örneğine dayandırılmamalıdır.Irak örneği, oluşturanların içinden çıkamama noktasında oldukları bir örnek haline gelmiştir artık. Vietnam gibi…Olumsuz örneklere bakarak barışın ve huzurun yaralanmasına izin vermemeliyiz.Bilinçlerimizde bile!... Son seçimler, ülkemizi AB’ye sokma gayretini ilk kez en üst düzeyde göstermiş ve Türkiye’ye epeyce bir mesafe aldırmış olan AKP’nin üstün başarısı ile noktalanmıştır.Ana muhalefet ve öteki muhalefet partileri, AB’ye hiç de yakın olmamışlardır bu seçim sürecinde. Kimi, AB sürecini yeni baştan gözden geçireceğini, kimi AB’ye karşı tavır koyacağını, kimi AB’ye hiç ihtiyaç olmadığını falan ileri sürmüşlerdir…Bu savların hiçbirinin algılaması doğru değildir.AB projesi Türkiye’nin çağdaş prestij projesidir ve tektir.Bu proje ile Türkiye, dünyaya açılıyor ve en büyük on ekonomiden biri olma olanağını büyük bir ihtirasla kucaklamaya olanca gücü ile çaba harcıyor.Bu çabayı elle tutulur hale getirmiş olan AKP, 22 temmuz seçimlerinde halk tarafından da yüksek bir oranda desteklenerek işine devam etmesi istenmiş bulunuyor.Bu destek, halkın yeryüzü ruhunu çok doğru olarak algıladığını gösteriyor.22 Temmuz seçimlerinde halkımız, Türkiye’yi dünyaya açan ve dünya ile birleştiren bir algılamanın ayrımında olduğunu göstermiştir.Bunun ayırtında olmalıyız.
|
|
|
YENİ KİMLİK |
|
|
|
Cumartesi, 25 Ağustos 2007 |
|
22 Temmuz seçimlerinin sonuçları değerlendirilmeye devam ediliyor.AKP’nin % 47 civarında bir oy çoğunluğu ile iktidar olması, çeşitli yönleriyle ele alınıyor.Türkiye’de, 22 Temmuz seçimlerine kadar, genel olarak geçerli olan bir kimlik yapılanması vardı. Gerçi, kimlik üzerinden yürüyen her türlü değerlendirmenin mutlak anlamda bir çıkmaz sokakla ilişkisi bulunduğunu, hem tarih hem de sosyal bilimlerin ortaya koyduğu gerçekler, bize göstermiş bulunuyor ya…Neyse…Ancak bu gerçekliğe karşın, Türkiye’de yaşanmakta olanın geçerliliği de hala sürüyor. Evet, Türkiye’de geçerliliğini ve işlerliğini hala sürdüren bir kimlik yapılanması vardı.Genel olarak bu yapılanmayı: MODERNLİK + CUMHURİYET + LAİKLİK olarak formüle edebiliriz. Böyle bir denklemin, muhalefet partisi CHP ile özdeş olduğunu ya da CHP ile yüzde yüz örtüştüğünü söyleyenler de var. Ne ki, bu formül ile ortaya konulmuş olan yapılanmanın , Türkiye toplumunun hemen tümünü kavrayacak bir yapılanma olduğunu söylemekte hiçbir sakınca olmadığını düşünüyorum.Türkiye toplumunu oluşturan bireylerin, ( bireyleşme konusundaki sorunsalımızın tartışmalı olduğun; bireyleşmenin, Türkiye toplumunda mümkün olmadığını ileri süren bilim insanları ve yapıtları bulunduğunun altını kalınca çizdikten sonra….) 22 Temmuz seçimlerinden ortaya çıkan sonuca ulaşılıncaya kadar, h e m e n t ü m ü n ü n ;MODERNİZME bir yanından, mutlak anlamda, en azından bulaştığı; çok ö n e m l i b i r k e s i m i n i n ise MODERNİZMİ, geniş ölçüde benimsediği ve uygulamaya çaba harcadığı; b i r m u t l u a z ı n l ı ğ ı n ise MODERNİZMİ, tüm boyutlariyle yaşadığı; b i l i n e n b i r g e r ç e k t i r.Benzer bir gruplaşmanın, laiklik konusunda da aşağı yukarı aynı oranlarla var olduğunu ve yaşandığını söylemekte hiçbir sakınca olmayacağını düşünüyorum.Türkiye toplumunu oluşturan bireylerin hemen tümü ise, CUMHURİYETE inanmış ve onu savunmaktadır.Bu da, ana gerçekliklerden bir başkası…22 Temmuz seçimleriyle ortaya çıkan sonuç, bu formülde yer alan öğeleri değiştirmiş gibi görünmektedir.Artık Türkiye toplumu; İSLAM + LAİKLİK + MİLLİYETÇİLİK gibi bir formül ile tanımlanabilecek bir yapılanmaya dönmüş görünmektedir.Ne değişti de toplumumuz, böyle bir yapılanma sergiler hale geldi?Toplumun; aşağı yukarı yarısı, İ s l a m i d u y a r l ı l ı ğ a yaslanan bir siyasi partiye oy vermiş bulunuyor.Yani, dinsel duyarlılığı öne alan bir siyasi kuruluş, artık Türkiye’yi yönlendirecek, yönetecek ve o duyarlılıklar doğrultusunda ilerilere götürmek için çaba harcayacaktır.Bir siysal kuruluşun yaslandığı temellerden biri dinsel duyarlılık olunca ve bu özelliği öne çıkınca, onun ve onu tutanların çağdaş, yani yeni dünyaya ve bu dünyanın yaşama biçimine açık ve dünyaya dini duyarlılıkla değil bilimsel- teknolojik ve evrensel bir duyarlılıkla bakabilen ve onu öyle kavrayabilen; yaşayabilen kişiler olmaları, ne d i y a l e k t i k açıdan, ne t o p l u m s a l g e r ç e k l i k l e r açısından,ne de s o s y o l o j i n i n o r t a y a k o y d u ğ u e s a s l a r açısından mümkün görülmüyor….Çünkü din ve inanç sorunu, kişiye özgü ve kişisel derinliği olan bir konudur ve ö y l e k a l m a k zorunluluğu vardır. Yaşamın tüm alanlarına yayıldığında ise, b i r e y s e l ve t o p l u m s a l s ı k ı n t ı l a r yaşandığını tarih, koyu harflerle yazıyor!...Dinsel duyarlılık öne çıkınca, l a i k l i k hemen ikinci, üçüncü….plana iniveriyor!...(Laikliğin tanımını değiştirme istekleri bunu gerçekleştirmeye yönelik değil mi?...) Oysa l a i k l i k, çağdaşlığın dünyayı kavrama biçimi olup, onu yaşama tüm yapısıyla aktarmanın ve yaşatmanın i n s a n l ı k o n u r u olduğunu tarih bize bir ana ders olarak öğretiyor.22 Temmuz seçimleri, milliyetçiliğin hemen her boyutunu gündeme getirmiştir ve yaşatmaktadır.Galiba Türkiye’de, 22 Temmuz seçimleriyle artık, bir yeni kimlik oluşmuş bulunuyor.Bu yeni KİMLİK;Laiklikten çok dinsel duyarlılığı;Modernizmden çok milliyetçi yaklaşım ve yaşam biçimlerini;Yansıtıyor…En azından toplumun yarısı, bu kimliğin yansıtıcıları ve uygulayıcıları olarak görünüyorlar.Zaman, bu saptayımın doğruluk derecesini açık açık gösterecek…
|
|
| | << Başa Dön < Önceki 1 2 3 Sonraki > Sona Git >>
| | Sonuçlar 1 - 9 Toplam: 21 |
|
|
Döviz Kuru(TCMB) |
| USD Alış | 1.5033 YTL | | USD Satış | 1.5106 YTL | | EURO Alış | 1.9179 YTL | | EURO Satış | 1.9272 YTL | |
|
Toplam Ziyaretçi |
|
59263831
|
|
Son 5 İlan |
| = Resimli | |
|