|
|
M.Kemal Ulusoy
|
ATATÜRK DİKTATÖR MÜ? |
|
|
|
Cumartesi, 05 Aralık 2009 |
|
Naçizane
bendeniz bu fikirde değilim. Lakin bugünkü
iktidarın benim bu fikrime uymadığını ve açık, açık söylemeseler dahi
onu diktatörlükle suçladıklarına inananlardanım.
Sözde
demokratik seçimlerle iktidara gelmiş olan bu hükümetin ülkeyi ne hale getirdiği
ve devletimizin demirbaşlarını haraç mezat babalar gibi satarım sözleri ile
elden çıkardıkları malumunuzdur.
Esasen
konumuz bu değildir. Biz yine esas konumuza dönelim. Önce bakalım bu aziz
varlığımız hakkında ecnebi ve yerli ek-a-biran ne demişler:
FRANKLİN D. ROOSEVELT: Benim üzüntüm, bu adamla
tanışmak hususundaki şiddetli arzumun gerçekleşmesine artık imkân kalmamış
olmasıdır.
JOHN F. KENNEDY: Çöküntü halinde bulunan
bir imparatorluk doğması, yeni Türkiye’nin özgürlük ve bağımsızlığını şerefli
bir şekilde ilan etmesi ve o zamandan beri koruması, Atatürk’ün, Türk halkının
işidir. Şüphesiz ki, Türkiye’de giriştiği derin ve geniş inkılâplar kadar bir
kitlenin kendisine olan güvenini daha başarı ile gösteren bir örnek daha
yoktur.
EDUARD HERRİOT (Fransa milli meclis
başkanı): Atatürk’ün askerlik tarafına hayret etmiyorum. Her meslekte deha
sahibi insanlar vardır, buna şaşılmaz. Fakat İsviçre Medeni Kanunu’nu ve
Türkiye’de yürürlüğe koymak! İşte buna hayranım.
EL-MISRİ (Mısır): Atatürk’ün
yaptıkları insanoğlunun kolay, kolay yapabileceği şeylerden değildir. O,
büsbütün başka bir insandı.
MASSEGERO
Gazetesi (İtalya): Çökmüş bir ülkeye geçmişin tarihsel değerini geri veren
Atatürk olmuştur.
DAİLY MAİL (İngiltere): Hiçbir modern
lider Atatürk’ün karşılaşmış olduğu fiziksel ve sosyal güçlüklerle
karşılaşmamıştır. Fakat Atatürk kendi rızası ile bu güçlüklerle savaşmayı seçip
Türkiye’nin batık ve tükenmiş batıklarını önce kurtarıp sonra tekrar inşa etme
işine girişti.
ANDREW MANGO (Yabancı yazar ve bilim
adamlarının gözüyle Atatürk konulu panelde) konuşmasından özet: Birçok insan
Atatürkçülüğü “altı ok” ve “tam bağımsızlık ilkesi” ile tarif etmeye çalışır.
Halbuki Atatürk’ün düşüncesi, akılcılık ve medeniyetçilikti.
Prof. Dr. GEORGE W.
GAWRYCH:
Yıllarca ABD ‘ deki askeri akademilerde ders verdim. Ne zaman Milli mücadeleyi anlatsam beni
dinleyen subayların çok etkilendiklerini gördüm.
Prof. Dr. FABİO L. GRASSİ: Can Dündar’ın ‘Mustafa’
filminin nasıl tepki gördüğünü hep beraber gördük. Atatürk için kullanılan
diktatör ifadesi, Kemalist rejimin hiçbir uygulamasını tarif etmiyor.
M. AKİF: Mısırdan dönüşünde bir
yakınına yazdığı mektubunda, Mısırda 11 yıl kaldım. Fakat 11 saat daha
kalsaydım çıldıracaktım. Sana halisane bir fikrimi söyleyeyim; İnsanlık
Türkiye’de, milliyetçilik Türkiye’de, Müslümanlık da Türkiye’de, hürriyetçilik
de Türkiye’de. Eğer varsa, Allah benim ömrümü alıp O’na versin.
ZEKERİYA
SERTEL’in 1977 yılında yayınlanan ‘Hatırladıklarım’ isimli kitabından: (ki bu
zat sol görüşlü ilkeli bir aydındı ve eşi ile birlikte yıllarca yurt dışında da
kalmıştı.)
‘Atatürk’ün
ölümü geniş halk kitleleri arasında derin bir keder yaratmıştı. Töreni daha iyi
görebilmek için yeni caminin minarelerinden birinin şerefesine çıkmıştık.
Tabutunun arkasından ilahiler tekbir ve hıçkırık sesleri yükseliyordu. Bu
durumda 15 yıllık hayatı sinema filmi gibi gözlerimin önünden geçti. O vakit
vicdanım ile bir hesaplaşma gereğini duydum.
Sağlığımda
biz bu adama karşı hürriyet ve demokrasi savaşı yapmıştık! O’nu demokrasi ve
hürriyet getirmediği için adeta suçlamıştık. Hareketlerini diktatörce
buluyorduk. Çünkü o zaman ormanın içindeydik. Ormanın büyüklüğünü göremiyorduk.
Atatürk
büyük devrimler yapmış ve büyük hoşnutsuzluklar yaratmıştı. Halife ve padişah
yanlıları, ittihatçılar (ona karşı 1926 suikastı) ona karşı idi.
Emperyalistlerde memleket içinde isyanlar çıkarmıştı. Bu devrede yinede Hitler
ve Musolini biçiminde diktatörlüğe gitmedi bizler eleştirilerimizi özgürce
yapabildik. Nazım Hikmet en devrimci şiirlerini onun zamanında yazdı. Zaten
büyük adamlar ölümlerinden sonra anlaşılır. Onun için Atatürk dün de büyüktü.
Bugün de büyüktür yarın da büyük kalacaktır. İşte Zekeriya Sertel, Atatürk’ün
ölümünden yıllar sonra yazdığı kitabındaki bazı sözleri bunlar.
REFİK HALİT KARAY: Atatürk’ün Milli mücadele
hareketine karşı çıkanların ön saflarındaydı. Vahdettin tarafından Posta ve
Telgraf genel müdürü de yapılmıştı. Harp sonrası yurt dışına kaçtı Suriye ve
Lübnan’da yaşamak zorunda kaldı. Gazete çıkarıp muhalefetine devem etti.
150’likler listesindeydi. Bunlar için 1938 de af çıkarıldı. Yurda döndü 1963 de
‘Bir ömür boyunca’ isimli kitabında: Ömrüm boyunca tanıdıklarım arasında
Atatürk’ten başka cüceleşmeyen dev yok. Hayatta dev olmak pek güç değil.
Tarihte dev kalmak zordur.
Atatürk
zamanında muhalefet yapmış solcu ve sağcı iki yazar bir hususta birleşiyorlar:
Atatürk
büyük adamdı.
Not:
Yukarıdaki methiyeler CUMHURİYET Gazetesinden ve SÖZCÜ’ deki V. Savaş ile E. Çölaşan’ın
yazılarından alınmıştır.
Şimdi
bu büyük adamın neler yaptığını kısaca özetleyelim. 16 Mayıs 1919’da işgal
altındaki İstanbul’dan ayrıldı 19 Mayıs 1919 da Samsun’a çıktı. Amasra tamimi,
Erzurum, Sivas Kongrelerini yaptı, Samsun’a çıkışından 11 ay sonra 23 Nisan
1920’de de TBMM. açtı.
Buradan
çıkan kararlar ile de kurtuluş savaşını verdi. Dikkat edeceğimiz husus bu
mecliste vatanın kurtuluşu için gelmiş delegelerin hepsi ayni fikirde
olmamasına rağmen O’nun keskin zekâsı ve ikna edici gücü ile kararlar
alınıyordu. Bu sebepten O’na diktatör diyemeyiz ama belki otoriter diyebiliriz.
TBMM’nin
kararlara aykırı hiç bir harekâtı olmamıştır ve kimsenin de Atatürk diktatördü
iddiasında bulunması mümkün değildir kanısındayım.
Bu
gün Ülkenin durumu bellidir. Bu durumda T.C Devletini temsil eden hükümetin
icraatı bellidir Ulusun menfaatlerini riske sokmuştur kanısındayım. Demokrasi
ile (yani seçimle) hükümetin değişmesi nasıl bir fayda sağlayacaktır? Ulusumuz
aleyhine yapılmış anlaşmalar nasıl iptal edilecektir. Feraha çıkabilmemiz için
tek umut O’nun gibi bir varlığın çıkmasını beklemek ve O’nun takip ettiği
yolları uygulamasını ummaktır.
Bu
yazdıklarımdan kimler ders alacak bilemiyorum.
|
|
|
BUNLAR HATA DEĞİL Mİ? |
|
|
|
Cuma, 08 Mayıs 2009 |
|
Nereden başlasam diye bir hayli düşündüm. ATATÜRK’
ün ölüm tarihi olan 10 Kasım 1938 saat 09.05 tarihini başlangıç almayı uygun
buldum. Kanımca bu tarih T.C için bir dönüm noktası idi. Zira bu tarihten sonra
her şey bir başka olmaya başlamıştı.
İstisnalar misal teşkil etmez, maalesef 1922
doğumlu olan benim neslim ince eğilimi göremedik, 1980 başlarında ayıldık amma
treni kaçırdık. En azından ben kendim için böyle düşünüyorum.
Atatürk’ün ölümünden sonra Fevzi Çakmak Paşa’nın da
yardımı ile Türkiye Cumhuriyeti Başkanlığına (O’nun öldü sandığı) İsmet Paşa
getirilmişti. İyi mi oldu bilemiyorum, buna sizler karar vereceksiniz. Yalnız
şu kadar söyleyebilirim ki, liderler İsmet Paşa’nın tırnağı bile olamazlar.
Nasıl ki İsmet Paşa, Atatürk ile mukayese edilemez ise. Ben bugün bir İsmet
Paşa çapında bir lidere de razıyım.
Prof. Dr. Çetin Yetkin’in “Karşı Devrim” kitabında
sözünü ettiği gibi 2. Dünya Savaşı günlerinin bittiği 1945 yılına kadar geçen
zamanı bendeniz de es geçeceğim ve bu tarihten sonra anlatmaya çalışacağım.
1945 yılı içinde savaş bitince Rusya vakit
kaybetmeden Kars ve Ardahan’ı istemekle kalmayıp boğazlardan serbest geçiş
hakkını da talep ettiğini elçimiz vasıtası ile duyurdu. Bu arada da TBMM’nde
komisyona indirilmiş bir “Toprak Reformu” yasası vardı. İşte bu komisyonda
bulunan 12 kişi toplantıyı terk ettiler. Hafızamda kalan isimler: Celal Bayar,
Adnan Menderes, Hikmet Bayur, Feyzi Lütfü Karaosmanoğlu. Fuat köprülü,
yanılmıyor isem Eskişehirli Sıtkı Yırcalı vs...
Bunların komisyonu toplantı esnasında terk
etmelerinin sebebiyle, netice olarak söz konusu yasa kadük olarak çıkıyor. Eğer
bu yasa ilk önerildiği gibi çıksaydı, bugün Güneydoğu sorunu olmayacaktı diye
düşünüyorum.
İsmet Paşa, Rusya’nın talebinden sonra tabiatı ile
telaşlandı. Zira ordumuzun elindeki silahlar 1. Dünya Savaşı’ndan kalmaydı. Çok
iyi hatırlıyorum, 9-10-11 sınıf tatillerinde 20 günlük askerlik kamplarında bu
silahlar ile talim yapıp atışlar da yaptık.
İsmet Paşa için savaşa sokmadı derler, doğrudur.
Lakin o tarihte Genelkurmay Başkanımızın (Fevzi Çakmak) hakkını da unutmamak
lazım. Çünkü onun hazırlattığı ordu ihtiyaçları listesi sayesinde İsmet Paşa
Adana’da müttefik kuvvetleri ile karşılaştığında dik durdu ve müttefik
kuvvetleri de taarruzlarını Sicilya ve Fransa sahillerinden yapmayı tercih
etti.
Rusya’nın talebinden bir süre sonra Amerika da,
demokrat ülkelere savaş artığı silahları hibe edeceğini açıkladı. Artık ikinci
parti kurulması şart olmuştu ve İsmet Paşa da bu kararı aldı. 1946 Demokrat
Parti kuruldu. Fakat kurucuları yanlış seçilmişti. Zira bu kişiler toprak
yasasına itiraz eden kişilerdi.
Anlaşılan İsmet Paşa da karşısında muhalifleri olsun istedi. Bunu Paşa’nın iyi
niyetine bağlayabilirim. Lakin siyasette iyi niyet her zaman iyi sonuçlar
vermiyordu. Nitekim bu arada Recep Peker Başbakanlıktan alınıyor yerine Prof.
Dr. Şemsettin Günaltay getiriliyordu. Bununla da kalınmıyor Maarif Vekili Hasan
Ali Yücel alınıyor yerine Reşat Şemsettin Sirer getiriliyor, bununla da
kalınmıyor Köy Enstitülerinin mimarı İsmail Hakkı Tonguç da görevden alınıyor.
Artık bizlerin farkına varmadığı geri sayım başlamış oluyordu. Bu arada İmam
Hatip Liseleri’nin ilki açıldığı gibi Hasanoğlan Köy Enstitüsü de
kapatılıyordu. Benim neslim maalesef bunların ne sonuçlar getireceğini tahmin
edemedi.
Kanımca belirtmek isterim ki İsmet Paşa’nın
Amerika’ya güvenen bir kişiliği vardı. Bunu daha harbiye nezaretinde görevli
iken Kazım Karabekir Paşa’ya yazmış olduğu bir mektuptan anlamış oluyoruz.
Mektubu merak edenlere Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya” isimli kitabının 2004
baskısının 208 ve 209 sahifelerine bakmalarını öneririm.
Ayrıca Oktay Akbal’ın 08.11.2007 tarihli
Cumhuriyet’teki yazısında İsmet Paşa şöyle diyor:
“Herkes benim zayıflığım gibi görür amma, benim
gücümdür aslında. Köy Enstitüsü fikrine inanmışımdır. İnanan insan sonuna kadar
bunu yürütür. İdealizm, felsefede bu böyledir. Amma ben bir politikacıyım,
uygulayıcıyım. Ben gücümüm var olduğu yerde gücümü gösterebilirim”.
Bu ifadesi
onun karakter’ inin, Atatürk’ün karakter’inden ne kadar farklı olduğunu
göstermiyor mu?
Lakin onun bir soruya verdiği cevap CHP’nin yanlış
yollara girmesine vesile olmuştur diye düşünüyorum. Gazetecilerin, siyasi yelpazenin
neresindesiniz sorusuna verdiği cevap: Ortanın solu idi. Bu cevap altı
ilkemizdeki HALKÇILIK ilkesini ikinci plana düşürmüş, sosyal demokrasi ön plana
çıkmaya başlamıştır. CHP bu yola girdikten sonra, halkçılık unutulmuş, sosyal
demokrasi dolayısı ile halk sol ve sağ “vahşi kapitalizm ve irtica hariç” diye
ayrılmış olup, bu takdirde O’nun istediği “yurtta sulh, cihanda sulh” tahakkuk
eder mi? Naçizane bendeniz bunu mümkün görmüyorum.
|
|
|
BAĞIMSIZ YARGIYA GÜVENMEK |
|
|
|
Cuma, 24 Nisan 2009 |
|
CHP.
Genel başkanı Deniz Baykal, Ergenekon
davasının 12. dalgasında tutuklanmalar üzerine TBMM’de grup toplantı odasında
yaptığı konuşmasında, “Bu siyasi
darbedir hatta savcılar darbesidir” dedi. Bunun üzerine 15.04.2009 Çarşamba
günü TV’lerde Adalet Bakanı Mehmet Ali
Şahin basın mensuplarına ayaküstü beyanatta bulundu. Konuşma
esnasında bir gencin iki sualine maruz kaldı. Bu genç aldığım cevaplar beni
tatmin etmedi diye de bilahare bir TV görevlisine beyanda bulundu. Neydi Adalet
Bakanının verdiği cevap:
Özetle,
‘Bağımsız yargıya güvenmeliyiz, savcılar
darbe yapmaz. Yanlış yapan, yani darbecilerin hakkında tahkikat yapar ve
yargıya sevk eder’ mealinde idi. Bu sözlere normal olarak itiraz etmek
mümkün değil. Lakin yargı sistemimiz (savcı da dahil) ne kadar bağımsız, yani
bağımsız mı?
Kanımca
bağımsız olması mümkün değil. Evet Adliye teşkilatımızda 7 kişilik bir Hakimler
ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) var. Bunlardan 7 kişiden biri Adalet Bakanı,
diğeri ise müsteşarı. Geriye kalıyor 5 kişi. Bunların kişilik dirençleri ne
kadar sağlam? Yanlarına 2 kişi daha almak mümkün olmaz mı? Geçmişte, bu kurumun
bakanın gelmemesi sebebiyle günlerce toplanamadığını da unutmayalım. Bu söylediklerim
sizleri tatmin etmedi mi? O halde başka bir hususu daha belirteyim. Hakim ve
savcıların sicillerinin Adalet Bakanlığının personel dairesine bağlı olan bir
teşkilatın bağımsızlığından söz edebilir misiniz?
AKP’nin
kapatılma davasını hatırlayalım. Anayasa Mahkemesi 11 üyeden müteşekkil. Bu
kurumun başkanı da Haşim Kılıç. Bu
zat Özal tarafından üye olarak
Anayasa Mahkemesi’ne Sayıştay’dan transfer edilmiş olup ticaret ve iktisat
okulu mezunudur. Benim merak ettiğim husus, diğer 10 hukukçu nasıl olup da
kendilerine başkan seçtiler. Her halde içlerinde en kıdemli olduğu için mi?
Neticede kapanma kararı çıkmadı ve altıya beş kararla para cezası ile kefeni
yırttı. Çünkü kapatma davaları için Bülent
Ecevit zamanında kararın nitelikli ismi ile asgari yediye dört olması şartı
konmuştur.
Bakınız bugün TBMM’de 100 küsur dosya
dokunulmazlıkların kalkması için Meclis kararını bekliyor. 3 Kasım 2002 genel
seçimlerinden önce AKP. ve CHP. Genel Başkanlarının TV’de müşterek programları
vardı. Burada birbirlerine söz verdiler. Neydi o sözler?
Milletvekillerinin dokunulmazlıklarının
ilk fırsatta kaldırılmasıdır. Şimdi sizlere bu 100 küsur dosyadan bazı isimler
vermek istiyorum (3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra) :
1- Recep Tayyip Erdoğan: İst. Büyük Şehir
Belediye Başkanı iken yaptığı yolsuzluklardan davalı.
2- Kemal Unakıtan: Naylon faturalardan
davalı.
3- İdris Naim Şahin: (İstanbul MV.) Albayrak ve Akbil yolsuzluğu davası.
4- Hüseyin Besli: (İstanbul MV.) İGDAŞ genel
müdürü. İGDAŞ yolsuzluklarından davalı.
5- Aydın Osmanoğlu: (Trabzon MV.) Karadeniz
Üniversitesi Rektörü, YÖK. Denetleme Kurulu raporunda kökten dinci elemanları
önemli makamlara atamakla şuçlandı.
6- Beşir Atalay: (Ankara MV.) Kırıkkale
Üniversitesi eski Rektörü, YÖK görevden aldı ve başka hiçbir üniversitede görev
alamayacağı kararını verdi.
7- Mehmet Ali Bulut: (Trabzon MV.) Hizbullah
ve İBDA-C örgüt sanıkları avukatı.
8- Binali Yıldırım: (İstanbul MV.) İDO. Gen.
Md., Müfettiş raporlarında yolsuzluk sanığı.
9- Adem Baştürk: (Kayseri MV.) Albayrak ve
İGDAŞ. davaları sanığı.
10-
Mehmet Hilmi Güler: (Ordu MV.) İGDAŞ. davasından yargılanıyor.
11-
Mustafa Açıkalın: (İstanbul MV.) Akbil ve İGDAŞ evrakta sahtecilik, 72 yıl
isteniyor.
12-
Akif Gülle: (Amasya MV.) 54 trilyon liralık bilboard yolsuzluğu sanıklarından.
13-
Selami Uzun:
(Sivas MV.) Albayrak davası sanıklarından, 36 yıl isteniyor.
14-
Nevzat Pakdil: (K.Maraş MV.) İETT. Gen. Md. Reklam ihalelerinde yolsuzluk
sanığı.
15-
Halil Ürün: (Konya MV.) Yargı kararına aykırı hareket ve Atatürk’e hakaretten
mahkum, şartlı salıverme.
16-
Mustafa Ilıcalı: (Erzurum MV.) Zimmet, kamu kurumunu dolandırmak, ihaleye fesat
karıştırmak, belediye bünyesinde oluşturulan çete üyesi olmak.
17-
Zülfü Demirbağ: (Elazığ MV.) Albayraklar davasında yargılanıyor.
18-
Emin Şirin: (İstanbul MV.) Peyjaz ihalesinde usulsüzlük, DGM fezlekesi.
19-
Mikail Aslan:
(Kırşehir MV.) Akbil davası sanığı.
20-
Yahya Baş: (İstanbul MV.) yolsuzluk ve görevi kötüye kullanmaktan açılmış pek
çok dava var.
21-
Hamza Albayrak: (Amasya MV.) yolsuzluk ve görevi kötüye kullanmaktan açılmış
pek çok dava var.
22-
Hüseyin Belsi: (İstanbul MV.) İGDAŞ sanıklarından.
23-
Recep Koral: (İstanbul MV.) yolsuzluk ve görevi kötüye kullanmaktan açılmış
davalar.
24-
Mehmet Sekmen: (İstanbul MV.) Görevden alındı, mahkeme kararı ile geri döndü,
hakkında soruşturma devam ediyor.
25-
Ali Temur: (Giresun MV.) hazine yardımını usulsüz kullanma, 1 yıla mahkum oldu,
ikametgahını Hollanda da gösterdiğinden polis ararken Giresun’da seçim
çalışması yaptı.
Elimdeki
listeye göre isimler bunlar. Ekseriyet kendilerinde, mazeret olarak da adalete
güvenemiyoruz dediler. Bu durumda dokunulmazlıklara nasıl dokunsunlar, akıllı
adamlar vesselam. Adalet Bakanına sormazlar mı? Kendinize gelince, adalete
güvenimiz yok diyeceksiniz, halk’a gelince de bağımsız yargıya güvenmeli
öğüdünü vereceksiniz.
Ne
demişler hoca için: “Aleme verir
talkını, kendi yutar salkımı.”
|
|
|
ATATÜRK GİBİ DÜŞÜNMEK |
|
|
|
Cumartesi, 18 Nisan 2009 |
|
1993
Eylül ayında CHP’nin Kadıköy İlçesi’ne üye olarak kayıt
olduğumu daha evvelki yazılarımda bahsetmiştim. Bu partide tanıdığım bir Bülent Akbaş vardı. Bilenler için bu
kişi yaşını saklaması ile de ün yapmıştı. Lakin kendisi tam bir İstanbul efendisi idi. Hukuk okumuş,
avukat olmuş, spor öğretmenliği de yapmış bir kişi idi. Allah rahmet eylesin bu
zat ayni zamanda Atatürkçü Düşünce
Derneği üyesi de bulunuyor ve ben ile N.K.Satırlı’yı bu
derneğe üye yapma arzusunu taşıyordu. Bundan dolayı bu isteğini sık, sık
tekrarlardı.
Partimizde
bir de yarbay emeklisi Coşkun bey
ile paşa oğlu Aykut bey üye idiler.
Sonraları gelmemeye başladılar. Bülent
beyden bunların ADD’ne girdiklerini
ve Coşkun beyin Kadıköy İlçesi’ ne başkan olduğunu duydum.
CHP.nin
Kurultayı’nda genel başkanlığa
adaylığını koymuş Birol Başaran
isimli zat Kadıköy Moda Caddesi’ nde bir apartman dairesini derneğe tahsis etmiş. Bunun üzerine yine Bülent beyin ısrarı ile 2003 yılında bir gün N.Kemal ve ben randevu verip dernek
binasında buluştuk. Coşkun ve Aykut beyler ile iki genç bizleri
karşıladı. Burası toplantı salonu, burası kütüphane, burası sekreterlik vs.
diye dolaştık, nihayet başkanın odasında mola verdik. Bir ara Coşkun beye, ‘Sayınız ne kadar?’ diye sordum. İki gençten birini göstererek, ‘Gençlik Kolu Başkanımız cevap versin’ dedi. Ayni soruyu bana işaret edilen gence
tevcih ettiğimde, ‘ 60 kadar var’ cevabını aldım. Cevabın kesin olmamasından
yüzüm asılmış olacak ki genç bu miktarı az buldum sanıp hemen,’Yok, yok 100 kadar var’ dedi. Coşkun
beye, ‘Siz ne diyorsunuz?’ diye
sorduğumda, ‘İşte o kadar!’ diye
yanıtladı. Masasının üstündeki bilgisayara bakmaya dahi gerek duymamıştı.
Bendeki intiba, kayıtlı bu gençlerin yaşları, tahsilleri, mali durumları vs.
hakkında bilgisayarda bir bilgi dahi olmadığı yönündeydi. Netice itibarı ile iyi çalışmalar dileyerek N.Kemal ile oradan ayrıldık.
Fevkalade
üzülmüştüm. Durumu,10.04.2003
tarihli bir mektupla zamanın Genel Başkanı İbrahim
Şahin’e anlattım. 30.04.2004 tarihli mektupla aldığım cevap, ‘Zamanla düzelecek’ şeklinde olup, ‘Tabii manevi ve cepsel (tabir onundur) yardımlar da gerekli’ gibi sözlerle devam edip gidiyordu.
Sekiz
ay kadar sonra, yani 2004 yılı başında başkanlığa Talha Ülgür’ ün geldiğini duydum,
gerekli tahkikatı yapıp 19.01.2004
tarihinde ADD’ye kayıt oldum ve
başkandan yakın ilgi gördüm. Çünkü hemen, hemen ayni şeyleri düşünüyorduk. İki
üç ay sonra Nisan ayı başlarında Dr. Hasan
İleri’den bahsettim ve ‘Atatürk hakkında bir konferans tertip edelim’
dedim. Memnuniyetle kabul etti, ancak ‘Yaz
başlıyor, gerekli ilgiyi görmeyebiliriz ,sonbahara bırakalım’ önerisini
makul karşıladım.
Bülent Bey Haziran ayı başlarında Talha beyin başkanlığı bıraktığı
haberini verdi. ‘Gerekçesi neymiş?’
diye sorduğumda, ‘Galiba eşinin
hastalığı imiş’ diye cevapladı.
İnanamadım cepten Talha beyi arayıp Salı günü için sözleştik ve dernekte
buluştuk. Eşinin rahatsızlığının mühim olmadığını, yönetimdeki arkadaşların
böyle olmasını istediğini söyledi. Yönetimdeki üyelerden Birol Başaran başkan olmuş.
Dernek
başkanlığına 26.12.2004 tarihli bir
dilekçe yazıp Talha beyin istifa mı ettiğini, yoksa istifa mı ettirildiğini,
ayrıca gençlerin yetiştirilmesi için müfredatın olup olmadığını sordum.
13.01.2005
tarihli Birol Başaran imzası ile
aldığım cevap; ‘Görülen lüzum üzerine,
görev değişikliği yapılmış, müfredat ise olmayıp, zaman, zaman panel ve
konferanslar veriyoruz’ şeklindeydi. Bunun üzerine 20.02.2005 tarihinde, gereği için Genel Başkanlığa ve bilgi için
Kadıköy Başkanlığına durumu bildiren bir yazı yazıp, gençlerin eğitimi için
müfredat hazırlanmasını talep ettim, haziran sonuna kadar da süre verdim.
Müspet- menfi bir cevap alamadım ve 16.11.2005
tarihinde de istifamı verdim.
Bilahare
Sayın Şener Eruygur’un genel başkan olduğunu haber aldım. Görevde
iken bir telefon konuşması ile başlamış, ülke sorunları hakkında mektuplar
yazmış ve bir kere de ADD’de
konferans vermek için geldiğinde görüşmüştük. Bundan cesaret alarak 11.08.2006 tarihinde bir mektup yazıp,
müfredat ile program talebimi yineledim. Beraberinde daha önceki yazışmalarımı
da ekleyerek İTM. ile postaladım. Dokuz ay kadar cevap alamadım.
01.Haziran.2007 gecesi ULUS
gazetesinin Ankara Palas’ daki resepsiyonunda kendisi ile
karşılaştığımda bu mektubu hatırlattım. Almadım cevabını verince İstanbul’a döndüğümde tekrar
göndereceğimi söyledim ve 12.06.2007
tarihinde sözü edilen yazıları postaladım.
04.07.2007 tarihli mektupta, ‘En kısa zamanda bu konuyu görüşelim’ yazıyordu. Bundan sonrası
malum, bu görüşme olmadı. Ergenekon davasına
O’nu da ithal ettiler. Yakında
aldığım bilgiye göre altıdan yukarı sayamıyormuş. Acil şifalar diliyorum.
Ümidim yok ama, yine de Allah’ tan acil şifalar diliyorum.
Şimdi
gelelim esasa:
ADD, Türkiye’nin hemen her ilçesinde şubesi olan birkaç
dernekten biri. Adı üstünde, Atatürkçü
Düşünce Derneği. Atatürk’ü
anlatacak ve gençler yetiştirecek bir müfredatı yok. Kanımca bu affedilebilecek
bir hata değil ve ülkenin bugünlere gelmesinin nedeni budur diye düşünüyorum.
Biz
ise Atatürk’ü tam anlamı ile
gençlere öğretecek bir müfredatı olmayan ADD
ile övünüyoruz. Leyleğin ömrü laklak ile geçer. Atatürk ise ne demiş:
“Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve
irfanın müspet fikirlerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız.”
Şimdilik
benden bu kadar.
|
|
|
BUNLAR HATA DEĞİL Mİ? (2) |
|
|
|
Cumartesi, 04 Nisan 2009 |
|
14 Mayıs 1950 Bu tarih benim için çok önemli. Zira Türkiye’de
genel seçimler yapılmış olup demokrat partiyi iktidar yapmıştık. Yapmıştık
diyorum, çünkü maalesef bir oy da ben vermiştim. Sonraları çok pişman oldum,
lakin iş işten geçmiş idi. Sonraları Rahmetli Nadir Nadi ve Rahmetli Aziz Nesin
gibi önemli kişilerin DP’ den aday olup Nadir beyin milletvekili seçildiğini
öğrenince teselli buldum. Nadir Nadi hatasını anlamış kısa bir süre sonra
DP’den istifa etmiş bağımsız kalmıştı. Bunlar ki işleri yazarlık ve siyasi
hareketlilikleri izlemekti, ben ise çalışmaya yeni başlamış ve O kişilere
nazaran toy sayılabilecek bir kişi olarak demokrasi rüzgarına kapılmam hata
sayılır mı, buna sizler karar vereceksiniz.
DP. Denince akla rahmetli Adnan Menderes gelir.
Nasıl gelir, Üniversitelerin temelinden gireceğiz, kara cübbeliler, isterseniz
hilafeti dahi getirirsiniz sözlerini hatırlayarak.
Beş yıllık planın hazırlanması sırasında ise “bize
plan değil pilav lazım” sözlerini unutmamak gerekir.
Ben 2,5 sene kadar Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün
tesisat bürosu şefi olarak tesisat mütehassısı unvanı ile görev yaptım. Bu
arada 1958 senesinin Ağustos ayında görevli olarak restorasyon keşfi hazırlamak
üzere Ankara palas da 15 gün kadar bulundum. Otel müdürü mösyö Levi isminde
yaşlı bir Musevi idi ve mesai zamanları haricinde kendisi ile sohbet
ederdim. Bir ara 1950 meclisinin
milletvekillerinin bazılarının bu otelde kaldığını ve yaşamlarını da anlattı.
Bunlar 17.00 den sonra gelir, odalarına çıkar soyunur, pijamalarını giyer
lobiye iner hasbıhal etmeye başlarlar, 19.00 civarında da hadi yemeğe diyerek
sırtlarına paltolarını alarak 150-200 metre uzaktaki Karpiç Lokantası’na
giderlermiş. Gerek Ankara Palas ve gerekse Karpiç o tarihte ecnebi
diplomatların tek uğrak yeri imiş. Bizde demokrasi böyle başladı, bunun için
bende bu yönetime prematüre ismini verdim.
1960 Mayıs 27 sabahı devrimini anons eden Alpaslan
Türkeş bilahare ordu komutanlarına telefon edip rızalarını isterken sıra Ragıp
Gümüşpala’ya geldiğinde iş çatallaşıyor. Zira Ragıp paşa Türkeş’e reisiniz kim
diye soruyor. Türkeş kısa bir tereddütten sonra Cemal (aga) Gürsel ismini
veriyor. Bunun üzerine gelen cevap: 5 dakika düşüneyim oluyor. Bu 5 dakika
endişe ile geçiyor ve neticede tamam sözünü alınca İzmir’de izinli olan Cemal
paşa evinden alelacele pijamaları ile alınıp, oto içinde giyinerek hava alanına
getiriliyor, neticede Ankara’ya vasıl oluyor. Bu suretle de devrim hareketi
tamamlanmış bulunuyor.
Ragıp paşa emekli olduktan sonra Adalet Partisi
(AP) kuruluyor ve 1965 seçimlerine gidileceğine yakın ömrü vefa etmiyor, yerine
genel başkan olarak Süleyman
Demirel geliyor. Seçimlere de bu zat ile giriliyor ve
maalesef ikinci hatam olarak kabullendiğim bu seçimlerin kazanılmasında benimde
bir oyum var.
Bu zatın barajlar kralı diye de unvanı vardı, bir
de Morison Süleyman. Ben bu Morison ismini sonraları pek hayra yormadım. Sizler
ne düşünürsünüz bilemem. Hatırladığım, İHL’lerini en çok açan kişilerden biri
olduğudur. Ayrıca sokaklarda ki mitingler için de, yollar yürümekle aşınmaz
sözü ile de meşhurdur. Bugün ise unvanı “Ombustman”, bu sıfata layık mı varın
sizler düşünün.
Sanırım 1972 CHP. Kurultayında Bülent Ecevit genel
başkan seçildi. Bu şahısta, toprak işleyenin su kullananın sözü ile kalbimizi
çaldı dağa taşa Karaoğlan diye yazıldı. 1993 Eylül ayında CHP’ye üye oldum.
1995 Yılında SHP. ile birleşmeden evvel Kadıköy ilçesinde başkan yardımcımız
Attila Özveren ile sohbet ederken Ecevit için “ben onun Atatürkçü olmadığını
1969’dan beri biliyordum” demesi üzerine beraber Süleymaniye kütüphanesine
gidip ULUS’un Kasım ayı sayılarında araştırma yaptık. “12 Kasım 1969/16583”
sayısındaki Ecevit’in yazısından: “......Osmanlı devrinden sonra cumhuriyet
çağında yapılan devrimlerde çoğu daha çok üst yapı ile, yani siyasal ve
yönetsel kurumlarda ,örgütlerle,davranış ve törelerle ilgili devrimlerdi. Bunu
söylemek cumhuriyetin ilk senelerinde yapılan devrimlerin çoğunun, bunlar
sadece üst yapı devrimlerinden ibaretti demek, Atatürk’e yöneltilmiş bir
eleştiri gibi görülmemelidir, sosyal demokrasi dernekleri bildiğim ve gördüğüm
kadar bu türlü devrimci anlayışı,bu türlü devrimci stratejisinin gerekliliğine
en başta inanmış gençlerin meydana getirdikleri topluluktur. Onun için hiç
kuşkunuz olmasın Sosyal demokrasi gerçekten Atatürkçülük yolundadır. Çünkü
Atatürk kadar halka inanmakta, halkçı devrimlerin ancak halktan alınan destekle
ve güçle yapılabileceğini görmektedir. Devrimcilik, biçimsel bir devrimcilik,
halkçılık, halka tepeden bakan bir halk patronluğu öteye gidememiştir.”
Kissinger’in talebesi Ecevit’in bu sözlerinden ne
anlam çıkarırsınız bilemiyorum. Lakin ben yine soruyorum, bu düşünce hatalı
değil miydi? Esasen Ecevit genel başkan iken 1976 yılında yapılan genel
kurultayda tüzüğün 1.maddesindeki ebedi şef kelimesi kaldırılmış yerine
partinin kurucusu ve ilk genel başkanıdır denmiş, bununla da kalınmamış 2.
madde de 6 ilke sayıldıktan sonra evrensel sosyal demokrasinin, özgürlük,
eşitlik, dayanışma, barış, emeğin yüceliği, hukukun üstünlüğü, dengeli
kalkınma, gönenç, doğanın ve çevrenin korunması, çoğulcu ve katılımcı
demokrasi, kelimeleri eklenmiş, bununla da kalınmayıp maddenin sonu ise
demokratik sol bir partidir diye bitirilmiştir. Böylelikle CHP asıl kimliğinden
saptı diye düşünüyorum.
Sonra ne oldu, 12 Eylül 1980 ihtilali ve böylelikle
Kenan Evren’i de tanımış olduk. Babasının hafız olduğunu söylemesi, sonra şapka
inkılabı için Kastamonu’ya gittiğinde konuşması içinde mülkiye amirlerine
tavsiyem hanımların kıyafetlerine daha mülayim davransınlar sözlerini unutmak
mümkün değil. Daha sonra bay Özal türedi. O da çalışanlara verilecek zamlar
konuşulurken, benim memurum işini bilir demesin mi? Daha sonra bir kerecik
Anayasayı ihlal etsek ne olur, federasyon konuşulabilir, dağdaki PKK. İçin bir
avuç çapulcu gibi sözleri sarf eden kişi değil miydi? Bu iki zatı muhteremin
döneminde de İHL.leri açılmakta devam etti.
CHP. İsmi yasaklı iken SHP.sinin devam ettiği 1991
yazında Anayasamızda yapılan değişiklikle partilerin eski isimlerini almalarına
müsaade edildi. O sırada genel başkan olan Erdal İnönü oralı olmadı. Bir sene
sonra, 1992 Eylül ayının dokuzunda Deniz Baykal CHP.sini yeniden kurdu. Sonrada
1995 Ocak ayı sonunda da SHP ile CHP birleşti, bu birleşmeyi istemeyen benim
gibi üyeler ise azınlıkta kalmıştık. 3 Kasım 2002 Kasım seçimleri esnasında RTE
siyasetten yasaklı idi ve genel başkanlığını kaybedecekti. Bunun içinde
başbakan Abdullah gül oldu. İşte bu sıralarda mecliste Anayasanın 76.
maddesindeki tahrik ve teşvik kelimeleri suç olmaktan çıkarılıyordu. Bunun için
Baykal’a daha önceden bazı kişilerce uyarılarda bulunulmuş, lakin o RTE için
başbakanlıkta 2 ay dayanamaz diyerek bildiğini okumuştu. Çünkü sosyal
demokratlar gibi düşünüyor, düşünceyi ifadeye özgürlük tanıyordu.
Lakin RTE başbakanlıkta 6. yılını bitirdi ve
ahtapotun kolları gibi ülkenin bütün kurumlarına el attılar.
Bütün bu saydıklarım hata değil mi? Ülkeyi bunlardan
kim kurtaracak?
|
|
| | << Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 Sonraki > Sona Git >>
| | Sonuçlar 1 - 9 Toplam: 33 |
|
|
Döviz Kuru(TCMB) |
| USD Alış | 1.5033 YTL | | USD Satış | 1.5106 YTL | | EURO Alış | 1.9179 YTL | | EURO Satış | 1.9272 YTL | |
|
Toplam Ziyaretçi |
|
59686063
|
|
Son 5 İlan |
| = Resimli | |
|