|
|
Mehmet Bedri Gültekin
|
102. Gün |
|
|
|
Pazartesi, 30 Haziran 2008 |
|
Bugün, Cumhuriyet tarihinin en büyük kanunsuzluğunun sahneye
konulmasının 102. günü. Doğu Perinçek ve diğer İşçi Partisi yöneticileri hiçbir
delil olmadan, yasalar çiğnenerek önce gözaltına alındılar, sonra
tutuklandılar.
Vicdanları isyan ettiren bir kanunsuzluk ısrarla
sürdürülüyor.
102.
gündür sahnelenen bu kanunsuzluğa, Cumhuriyet tarihinin en büyük kanunsuzluğu
demek kesinlikle abartı değildir.
Aynı
şekilde Prof. Dr. Emin Gürses 132 gündür tutuklu. Yazar Ergün Poyraz’ın
tutukluluğu ise bir yılı buldu.
12
Eylül döneminde ikibin sanıklı DİSK davası bu kadar sürede hazırlanmıştı. MHP ve
Dev-Yol davaları yüzlerce sanık ve binlerce olayı içeriyordu ve daha senesi
dolmadan iddianameler hazırlandı, sanıklar hakim karşısına
çıktı.
Ki o
dönem Askeri Yönetim dönemi idi. Anayasa askıya alınmıştı.
Bu
soruşturmada ise birbiri ile ilgisi olmayan, birbirlerini tanımayan 48 kişi
tutuklandı. Ortada İddianame yok, delil yok, olay yok ama tutukluluk ısrarla
sürdürülüyor.
Çünkü
amaç başka…
Herkesin gözü önünde Amerika’nın gözetim ve denetimi altında F Tipi örgüt
aracılığı ile karşı devrimci bir “Ilımlı İslam Darbesi” hayata
geçiriliyor.
Doğu
Perinçek ve arkadaşlarının tutuklanmalarını gerektirecek bir kanıt yok ama bu
“Karşı Devrimci Ilımlı İslam Darbesi”nin bütün kanıtları orta
yerde.
VAŞİNGTON’UN EMRİ
Tayip
Erdoğan’ın yakın dostu Fehmi Koru; “Ergenekon Operasyonu için 5 Kasımda
Vaşington’da yapılan Bush-Erdoğan görüşmesinde düğmeye basıldığını” açıkça
söyledi ve yazdı.
Avrupa
Birliği yöneticileri defalarca aldıkları kararlarda; “Ergenekon Operasyonu’nda
sonuna kadar gidilmesi gerektiğini” Tayip Erdoğan Hükümeti’ne
bildirdiler.
Bundan
daha açık kanıtlar olamaz. Emir Atlantik ötesinden gelmiştir. Uygulama Amerika
ile birlikte Avrupa’nın gözetimi altında yapılmaktadır.
Başlı
başına bu durum Türkiye’ye karşı işlenmekte olan suçun yeterli bir kanıtıdır.
Mütareke yıllarından bu yana ilk defa bu ülkede yabancılar, yargı sürecine bu
kadar müdahil oluyorlar.
Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey işgalcilerin emri üzerine asılsız
suçlamalar ve yalancı tanıklar kullanılarak idam edilmişti. Türkiye Kurtuluş
Savaşı ile bu zillete son verdi.
Ama
işte 90 yıl sonra aynı zilleti bir kez daha yaşıyoruz. Halen Kanada’da Haham
olarak hayatını sürdürmekte olan CIA ajanı Tuncay Güney’in 2001 yılında Polise
verdiği ve “deli saçması” bulunarak bir kenara atılan ifadelerinden hareket
edilerek bu ülkenin yurtseverleri hapislere atılıyor.
Önce
tutuklama yapılmış, sonra kanıt arama işine girişilmiştir. Tutuklular tekrar
tekrar sorgulanmakta, bazı tutuklulara istenen ifadeyi vermesi için teklifler
götürülmekte, hukukun ayaklar altına alındığı akıl almaz bir soruşturma
sürdürülmektedir.
YALANLAR
AKP’nin
Adalet ve İçişleri Bakanları, ‘Doğu Perinçek ve arkadaşlarının, o gün erkenden
yurt dışına çıkacakları duyumunu aldıkları için sabaha karşı operasyon yapmak
zorunda kaldıklarını’ açıkladılar.
Yani
“kaçacaklardı” demeye getiriyorlar.
Koca
koca Bakanlar yalan söylüyorlar! Suçluların telaşı içinde yalan
söylüyorlar.
Doğu
Perinçek ve arkadaşları 21 Mart günü gözaltına alındılar. Yurt dışına ise 22
Mart günü çıkacaklardı. Üstelik Almanya’nın Hannofer ve Hamburg kentlerinde,
Türk vatandaşlarına yönelik ırkçı saldırılara karşı yapılacak olan “Kardeşlik”
toplantıları, günler öncesinden basında ilan edilmişti. Toplantılar, bu
şehirlerdeki Türkiye Cumhuriyeti Konsoloslukları ile Büyükelçiliğimizin bilgisi
ve desteği ile gerçekleştiriliyordu.
Yani
Doğu Perinçek, Ferit İlsever ve Kemal Alemdaroğlu Dışişleri Bakanlığının bilgisi
dâhilinde yapılacak olan bir toplantıya gidiyorlardı
Adalet
ve İçişleri Bakanlarının yalan söyleme ihtiyacı duymaları da işlenen suçun başka
bir kanıtıdır.
Ayrıca
ülkeden kaçmak, vatana karşı emperyalistlerle işbirliği yapanların milletin
öfkesinden kurtulmak için başvurdukları bir yoldur. Vahdettin gibi. Damat Ferit
gibi.
Yurtseverler ise hapislere girdiler, yargılandılar, idam edildiler ama
vatanlarını, emperyalizmin işbirlikçilerine bırakarak kaçmak gibi bir davranışı
hiçbir zaman akıllarına bile getirmediler.
DİĞER KANITLAR
Evet, F
Tipi Çete’nin taşeronluğunu üstlendiği “Karşı Devrimci Ilımlı İslam Darbesi”
bütün kanıtlarıyla orta yerdedir.
Örneğin
İşçi Partisi’nden çıktığı söylenen belgeler, Savcılığa götürülen çuvalların daha
mührü açılmadan F tipi medyada manşet oldu?
Sözümona “Ergenekon İddianamesi”, daha Başsavcının önüne gitmeden Tayip
Erdoğan’ın Çalık Grubu tarafından alınmasına aracılık ettiği Sabah gazetesinde
manşet oldu.
F tipi
medyanın amiral gemisi olan Zaman Gazetesinde Dr. Murat Yılmaz adlı bir yazar,
“İddianame açıklandığında basında manşete çıkan haberlerin o iddianame içinde
olmadığı görülecektir” diye yazdı. Demek ki daha Başsavcının önüne gitmeyen
“İddianameyi”, bu F Tipi Yazar görmüş bulunuyor. Alın size bir kanıt
daha.
Tutukluların ve avukatların ulaşamadığı belgeleri içeren kitaplar
yayınlanıyor.
Başka
kanıta ihtiyaç var mı?
|
|
|
Miliband ve Gorbaçov |
|
|
|
Salı, 20 Mayıs 2008 |
|
Amerika ve Avrupa’nın, AKP hakkında açılmış olan kapatma davası ile ilgili
tutumlarını biliyoruz. Batılıların, neden her türlü diplomatik nezaket kuralını
bir yana bıraktıkları, üzerinde önemle durulması gereken bir
noktadır.
Son
olarak Kraliçe ile birlikte Türkiye gezisine katılan İngiliz Dışişleri Bakanı
David Miliband, Ali Babacan ile yaptığı görüşmenin hemen ardından Türk
meslektaşı ile birlikte yaptığı basın toplantısında; “Hükümetleri yargıçlar
değil, halk seçer” sözlerini sarf etmek cüretini gösterdi.
Miliband bu sözleri söylerken yanı başında, “Türkiye Cumhuriyeti
Dışişleri Bakanı” sıfatını taşıyan Ali Babacan duruyordu. Bırakın herhangi bir
tepkiyi, yüzündeki mütebessim ifadeyle Ali Babacan, isminin başındaki sıfatla
ilgisinin olmadığını bir kez daha kanıtlamış oldu.
Ama konumuz Ali Babacan değil. Batılıların,
kendilerini neden kaybettiklerini üzerinde duruyoruz.
Morton
Abromowitz’den sonra Amerika’nın bir diğer eski Ankara Büyükelçisi Mark Parris
de, The Wall Street Journal gazetesine yazdığı makalede, Amerika’nın
Türkiye’deki gelişmeleri seyrettiğini, oysa AKP hakkında açılmış olan davaya
aktif müdahale etmesi gerektiğini yazdı.
Neredeyse hemen her gün duymaya alıştığımız bu çıkışlar üzerinde durmak
gerekiyor.
Çünkü
Batılıların bu hesapsız küstahlıklarında Türkiye’nin çözümü
yatmaktadır.
MİHAİL GORBAÇOV
İngiltere kraliçesinin Türkiye ziyareti sırasında İstanbul’da bir
konuğumuz daha vardı: SSCB’nin dağılmadan önceki son Cumhurbaşkanı Mihail
Gorbaçov, Uluslararası Ulaştırma Kongresine katılmak üzere
gelmişti.
Bu
arada çok sayıda gazeteci ile bir kahvaltıda bir araya geldi. Gazeteciler
köşelerinde izlenimlerini aktardılar. Bu yazılardan öğrendiğimiz kadarıyla
Gorbaçov, o kahvaltıda özetle şunları söylemiş:
‘ABD’nin artık tek süper güç konumunu sürdürebilmesi mümkün değil. Rusya
ise Putin ile birlikte toparlandı ve büyük bir gelişme
gösteriyor.
‘Bir
çok konuda Rusya olarak yanlışlar yaptık. Ama yaptığımız yanlışların
özeleştirisini de yapmayı bildik. Amerika ise çok yanlış yapıyor. Ama hiç
özeleştiri yapmıyor.
‘Devlet
Başkanlığım sırasında yaptıklarımın tümünün doğru olduğundan emin
değilim.
Atatürk
büyük bir lider. Bir çok konuda karar vermeden önce Atatürk’ün o konuda ne
yaptığına bakarım.
‘Avrupa
Birliği kapısında çok vakit kaybediyorsunuz ve çok emek harcıyorsunuz. Oysa
Türkiye ve Rusya her bakımdan birbirini tamamlar ve çok geniş işbirliği
olanakları var.’
Gorbaçov’un Rusya ve ABD üzerine söyledikleri, bugün hemen herkesin
üzerinde hemfikir olduğu gerçekler. Öte yandan kendi iktidar dönemi ile ilgili
olarak söylediği sözler; SSCB’nin dağılmasında bir lider olarak oynadığı olumsuz
rolü görmesi, bir devlet adamı olarak onun lehine kaydedilmesi gereken bir artı
puan.
Konumuz
açısından önemli olan Gorbaçov’un; Türkiye’nin önündeki Batı’nın kapısında
sürünmek olarak özetleyebileceğimiz dış politikasına alternatif, başka bir
seçeneğe işaret etmiş olmasıdır.
RUSYA, ÇİN, HİNDİSTAN, İRAN
Nasıl
bir dünyada yaşıyoruz? Batı ekonomik, toplumsal ve askeri çıkmazlar içinde
debelenirken, bütün bu alanlarda büyük atılımlar gösteren ülkeler Türkiye’nin
hemen yanıbaşında.
Gorbaçov, Rusya özelinden hareketle bu gerçeğe parmak
bastı.
Bir
yanda Türkiye ile ilgili her türlü yıkıcı ve bölücü faaliyetin arkasındaki
Batı;
Öte
yandan, Türkiye’ye sürekli dostluk elini uzatan bütün bir Doğu
dünyası.
Bir
yanda kaderini Batı ile birleştirmiş AKP;
Öte
yanda AKP’nin Ortaçağ özlemcisi ve Batı işbirlikçisi politikasını Türkiye
Cumhuriyeti için yıkım olarak değerlendiren yurtsever güçler…
İşte bu
tablo içinde Avrupa ve Amerika, Türkiye’nin önündeki seçeneğin; basit bir Parti
kapatmanın ötesinde, tarihi bir fırsatı değerlendirmek olduğunu
görmektedirler.
Yani
Türkiye şimdi, 60 yıllık Atlantik politikasına son noktayı koyabilir ve yeniden
Atatürk’ün Bölge merkezli dış politikasına dönebilir.
AKP’nin
kapatılması Türkiye açısından, böyle bir tarihi adımı atmak anlamına
gelebilir..
Batılıları korkutan, telaşa düşüren ve her türlü ihtiyatı bir yana
bırakarak; “ya herro ya merro” siyasetine yönelten budur.
DÜNYA NASIL ALT ÜST OLUR?
Türkiye’nin saf değiştirmesi, bir ülkenin dış politikasındaki basit bir
değişiklik olayı değildir. Bunu en iyi Batılılar bilir.
Türkiye’nin Batı’nın emperyalist politikalarına tavır alarak, aynı
tarihi, toplumsal ve kültürel dokuya sahip olduğu ve aynı Coğrafyayı paylaştığı
Doğu Dünyasına yüzünü dönmesi, deyim yerindeyse “Dünyanın alt üst olması”
demektir.
Rusya,
Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, Çin, Hindistan, İran ve Ortadoğu ülkeleri
eksenine Türkiye’nin dâhil olması, yeni bir dünyanın doğuşu anlamına
gelir.
Türkiye’nin bu yönde tercih yapması, bugünkü Şanghay İşbirliği
Örgütü’nden çok daha büyük, kapsamlı ve işlevsel bir uluslar arası birliğin
doğması olacaktır.
Doğaldır ki bu gelişmeden en büyük zararı, emperyalist Batı Dünyası
görecektir.
Avrupa
ve Amerika’daki telaşın sebebi budur.
|
|
|
Kosova ve KKTC |
|
|
|
Salı, 19 Şubat 2008 |
|
Kosova en sonunda “bağımsızlığını” ilan etti. ABD’nin eski Dışişleri
Bakanlarından Madeleine Albright’ın “Benim kahramanım” dediği, Avrupa’ya yönelik
uyuşturucu ticaretinde önemli bir yeri olan Arnavut mafyasının önde gelen
isimlerinden “Başbakan” Haşim Taci, “bağımsızlığı”; ABD ve AB bayrakları altında
ilan etti.
Ortada bir milli marş olmadığı için
bağımsızlık ilanı sırasında Avrupa Birliği Marşı çalındı(!)
Amerika ve AB üyesi ülkeler, “Kosova
devleti”nin kuruluşunu alkışladılar. Bu yeni “devlet”in bağımsızlığını
tanıyacaklarını çok önceden ilan etmişlerdi.. Bunda şaşacak herhangi bir şey
yok.
Hem ABD, hem AB yılar yılı
Yugoslavya’yı parçalamak için uğraştılar. Şimdi o çabalarının son meyvelerini
topluyorlar.
Birleşmiş
Milletlerin, “devletlerin sınırlarının korunması” ilkesi, onların umurlarında
değil. Önemli olan emperyalist çıkarlar…
Ezilen
dünyanın, vilayetler biçiminde küçük küçük devletçiklere bölünmesi emperyalist
devletlerin özledikleri dünya resmine uygundur. Kendi ayakları üzerinde hiçbir
zaman durma şansı olmayan bu devletçikler, Batılı efendilere her zaman mecbur ve
mahkûm olacaklar.
Amerika,
Kosova’da bölgenin en büyük askeri üssünü inşa ediyor. Ortadoğu ve Rusya’ya
yönelik planlarında bu üsse çok görev düşecek. Onun için “Bağımsız Kosova”
demek, ABD açısından gerçekte, Balkanlarda istediği gibi kullanabileceği üsse
sahip olmak demektir.
Bu durumda
elbette ki “Bağımsız Kosova” politikası, ABD’nin bölge politikasının köşe
taşlarından biri olacaktır.
RUSYA, ÇİN, HİNDİSTAN
Bir de
“Bağımsız Kosova”ya karşı çıkan ülkeler var. Rusya, Çin ve Hindistan gibi
ülkeler, Kosova’nın bağımsızlığını tanımayacaklarını açıkladılar.
Bunun da
anlaşılır bir nedeni var. Bütün bu ülkeler etnik bakımdan çok farklı
topluluklardan oluşuyor. Rusya’nın Çeçen, Çin’in Uygur, Hindistan’ın Keşmir
sorunları bulunuyor.
Kosova’nın
ayrılmasının meşru olarak kabul edilmesi, bu ülkelerin benzer durumlarla
karşılaşmasının önünü açabilir.
Onun için bu
ülkelerin ulusal çıkarları, ABD’nin ve AB’nin Kosova hamlesine karşı çıkmalarını
gerektiriyor.
PUTİN
Putin,
Kosova’nın bağımsızlık ilanının öncesinde yaptığı açıklamada çok sert bir ifade
kullandı ve Batı’yı ikiyüzlü olmakla suçladı: “40 yıldır zaten bağımsız olan
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımıyorsunuz ama Kosova’nın bağımsızlığını
tanıyorsunuz. Bu çifte standarttır, ikiyüzlülüktür” dedi.
Türkiye’de
kimileri Putin’in bu sözlerini samimi bulmadı. Bu arkadaşlar, “Çıkarları öyle
gerektiği için bu sözleri ediyor. Şimdiye kadar neden KKTC’yi tanımadı”
demektedirler.
Bu eleştiri
anlamlı değildir.
Devletlerin
dış politikaları, esas olarak o ülkelerin çıkarlarının dışarıda savunulmasından
ibarettir. Rusya’yı, dış politikasında kendi çıkarlarından hareket etmesiyle
suçlamak saçmadır.
Tespit
edilmesi gereken gerçek şudur: İçinde bulunduğumuz tarihi konjonktürde, Batı’nın
“parçala ve sömürgeleştir” şeklinde özetleyebileceğimiz politikasının hedefi
olan Rusya, Çin ve Hindistan gibi ülkeler ile, aynı tehdidin hedefi olan
Türkiye’nin çıkarları örtüşmektedir.
Bundan
dolayı Kıbrıs konusunda bu ülkelerin, önünde sonunda Türkiye ve KKTC ile
birlikte hareket etmeleri kaçınılmazdır. Şimdi yaşadığımız olay budur.
Peki,
Türkiye ne yapmaktadır?
AKP NE YAPIYOR?
AKP
Hükümeti, Kosova’nın bağımsızlığını tanıyacağını açıkladı. İnanılmaz bir durum.
AKP bu tutumuyla baltayı kaldırmakta ve Türkiye’nin ayağına vurmaktadır.
Kosova’nın
bağımsızlığı, her şeyden önce Irak’taki kukla devlet için emsal olacaktır.
Kosova’nın bağımsızlığının arkasında duran güçlerin hepsi, Irak’ın kuzeyindeki
İkinci İsrail’in bağımsızlığının da arkasında durmakta ve fırsat
kollamaktadırlar.
Ülkelerin
toprak bütünlüğünü garanti altına alan BM ilkesi çiğnendiği zaman, bundan zarar
görecek ülkelerin başında, bugün ayrılıkçı terör ile boğuşan Türkiye gelir.
Rusya, Çin
ve Hindistan, Kosova’daki gelişmelerden belki de Türkiye kadar etkilenmeyecekler
ama ulusal çıkarlarına aykırı olduğu için tavır almaktadırlar.
Bu
gelişmeden doğrudan etkilenecek olan Türkiye ise tavır almak bir yana düşmanları
ile birlikte hareket etmektedir.
KKTC’YE KİM KARŞI?
Öte yandan
AKP iktidarı, Putin’in KKTC konusunda yaptığı açılımdan da yararlanmamaktadır.
Çünkü KKTC’nin bağımsızlığını en başta AKP iktidarı ve Kıbrıs’taki Talat
yönetimi istememektedir.
AKP’nin ve
Talat’ın dış politikaları, ABD ve AB’nin çıkarlarına endekslidir. Biricik
amaçları Türkiye’nin AB kapısına bağlı kalmasıdır. İktidarlarının varlığı buna
bağlıdır.
Onun için
geçtiğimiz yıllarda KKTC’yi tanımak için yapılan girişimlere soğuk durmuşlar ve
hatta engellemişlerdir.
Rusya’nın
son yıllarda gayrı resmi yollardan yaptığı tanıma girişimlerini de karşılıksız
bırakmışlardır. Aynı şekilde Azerbaycan, Pakistan ve Körfez emirliklerinden
gelen KKTC’yi tanıma sinyallerini değerlendirmemiş, tam tersine karşılıksız
bırakmışlardır.
Onun için
şimdi Kosova’nın bağımsızlığına Putin’in göstermiş olduğu tepkiyi
değerlendirmeleri de söz konusu olamaz.
|
|
|
Ya devlet başa, ya kuzgun leşe? |
|
|
|
Çarşamba, 13 Şubat 2008 |
|
AKP’nin yanına MHP’yi de alarak yaptığı türban hamlesi, çok geniş bir cepheyi
bir araya getirmiş bulunuyor.
Yüksek yargı kurumlarının hemen
hepsi, birbiri peşi sıra yaptıkları açıklamalarla AKP’yi alışılmadık bir üslupla
uyardılar.
Üniversiteler arası kuruldan sonra
çok sayıda Üniversite Senatosu da uyarı görevini yerine getirdi.
İktidar yanlısı bir kısım
akademisyenin türbanın serbest bırakılmasını destekleyen imzalarına karşı, imza
toplayan öğretim üyelerini sayısı üç gün içinde üçbin sayısına ulaştı.
Ankara’da 76 demokratik kitle
örgütünün iki gün içinde organize ettiği “Bağımsız ve Laik Türkiye” mitingine
200 bin yurttaş katıldı.
Bütün bunlar anlaşılır…
Ama türban konusunda bugüne kadar
hayırhah bir tutum alan Aydın Doğan medyasının tutum değiştirmesi ve iktidara
karşı açık muhalefete başlaması anlamlıdır.
Mehmet Ali Birand ve Ertuğrul Özkök
gibi bugüne kadar Tayip Erdoğanlara esas olarak destek vermiş olan takım, son
günlerde endişelerini sıkça dile getirir oldu.
TUSİAD bile türban karşıtı cephe
içinde yerini aldı.
Öyle görünüyor ki AKP, türban
hamlesi ile MHP’nin desteğine rağmen kendisini güçlendiren değil, kendisini
tecrit eden bir adım atmıştır.
Peki, AKP kendisini yalnızlaştıran
bu adımı niçin attı?
MUHTEMEL GELİŞMELER
Bu sorunun cevabı, ülkemizin yakın
gelecekte yaşayacağı muhtemel gelişmelerdedir. Hemen her bakımdan daha da
olumsuz olacağı bugünden belli olan gelişmeler, AKP’yi beklemektedir. Bu
gelişmelerin başlıcaları şunlardır:
1. Ekonomik durum: Yıllardır sıcak para
ile dönen ekonomi çarkında 2008 yılında bir kırılma yaşanacağı konusunda
neredeyse bir mutabakat vardır. Bu gerçeği Hükümetin ekonomiden sorumlu
Bakanları bile ret etmemektedirler. Unakıtan’ın muhtemel krize çare olarak
söylediği; “Kriz bizi etkilemez çünkü bizim satacak daha çok varlığımız var”
şeklindeki sözleri; bir yanıyla itiraf, diğer yanıyla trajikomik bir durumu
göstermektedir.
Ekonomide kırılma, AKP açısından,
iktidarının sınanacağı çok güç bir durum ile yüzyüze gelmek demektir.
2. Kukla devlet ve Kürt meselesi:
Amerika ve AKP iktidarı cephesinden “içerden” verdiği haberlerle dikkat çeken
Çongarların ve Altanların “Taraf” gazetesi, AKP iktidarının “Kürt politikasını”
açıkladı.
Buna göre ‘İktidar, birinci olarak
Kuzey Irak’taki kukla yönetimi tanıyacak, İkinci olarak bu “devlet”le
ilişkilerini geliştirecek, Üçüncü olarak PKK’ya af çıkaracak ve bu örgütün lider
kadrosunun Irak’ta kalmasını kabul edecek ve bu planın uygulanması için ise
TSK’nın operasyonları durdurması gerekecek.’
Tabi bu planın uygulanması için en
başta TSK’nın direncinin kırılması gerekiyor. Bu da önümüzdeki ayların
sorunu…
3. Türkiye - AB ilişkileri: Artık bir
komediye dönüşmüş olan ve Türk halkının büyük çoğunluğu açısından bitmiş gözü
ile bakılan bu tek yanlı bağımlılık ilişkisinin sürdürülmesi, bu saatten sonra,
ancak halk üzerinde ağır bir baskı rejimi ile mümkün olabilir.
4. ABD’nin durumu: Amerika kaybediyor.
Hem ekonomik, hem de askeri bakımdan… İktidarını ABD’ye borçlu olan bir Parti
elbette bu durumu düşünecektir. ABD’nin kaybetmesi AKP’nin kaybetmesi
demektir.
Konu başlıkları daha da
artırılabilir. Ama, dört başlık altında belirttiğimiz muhtemel gelişmeler,
önümüzdeki ayların AKP açısından hiç de kolay geçmeyeceğini göstermeye
yeter.
HESAPLAŞMA
AKP’yi düşündüren, Üniversiteler ve
Yargı gibi önemli kurumları denetim altına almadan böyle sıkıntılı bir döneme
girerse işinin çok çok zor olacağıdır. Üstelik Türk Ordusu da Amerika tarafından
denetim altına alınmamışken ve sınır ötesi harekât ile silahlarını kınından
çıkarmışken, yüz yüze olunan sıkıntının boyutunun daha büyük olacağı rahatlıkla
anlaşılabilir.
Bu durumda AKP, kendisinin en güçlü
olduğu, muhalif cephenin en zayıf olduğu bugün, hesaplaşmayı gündeme getirerek
iktidarını sağlama almak peşindedir.
Türban hesaplaşmasının bugün AKP
tarafından ısrarla gündeme getirilmesinin en mantıklı açıklaması budur.
AKP’nin hesaplaşma istediğinin bir
başka kanıtı, daha türban tartışmaları bütün sıcaklığı ile gündemdeyken, İmam
Hatiplilere üniversite yolunu ardına kadar açacak olan katsayı düzenlemesinin ve
Yargıtay üye sayısında indirime gidileceğinin Hükümet sözcüleri tarafından
açıklanmasıdır.
SON SÖZ YARGITAY’IN
AKP bu hesaplaşmadan başarıyla
çıkacak mı? Bütün gelişmeler AKP’nin bir kumar oynadığını göstermektedir. AKP,
“Ya Devlet Başa, Ya Kuzgun Leşe” demektedir.
AKP boyundan daha büyük bir işe
kalkışmıştır ve altında kalacaktır.
AKP’nin bu girişimine; yeni Yargıtay
Başkanı sayın Hasan Gerçeker’in, bu kurumun tarihinde ilk defa gerçekleşen ve
bütün hukukçu mensuplarının katılımı ile gerçekleşen Anıtkabir ziyaretinde
Hatıra Defterine yazdığı şu tarihi sözlerle yanıt vererek yazımızı
bitirelim:
“Bu gelişmeler, ne denli
olumsuzluğa ve gerginliğe sebebiyet verse de Türkiye Cumhuriyeti asla orta çağ
karanlığına geri dönmeyecektir. Atam, Cumhuriyet'in kazanımlarının korunması
yolunda Türk hâkimlerine güveniniz.”
|
|
|
İkili İktidarın sonuna doğru |
|
|
|
Salı, 05 Şubat 2008 |
|
28 Şubat Türkiye’de ikili bir iktidar durumu ortaya çıkardı. Daha önceki
yaklaşık yarım yüzyıllık dönem, “Küçük Amerika” dönemiydi. Bu dönemde iktidar ve
muhalefet arasında esas olarak bir mutabakat vardı. Halk kitleleri açısından da
bakıldığında farklı bir durum söz konusu değildi. Büyük çoğunluk serbest
piyasayı savunuyor, Avrupa Birliği’ne üye olmayı destekliyor ve Amerika’yı
müttefik olarak görüyordu.
Ülkenin bu yönelimine esastan karşı
olan İşçi Partisi gibi oluşumlar ise iktidar konumlarından çok uzakta, toplum
içinde azınlık durumundaydılar.
GEÇİŞ DÖNEMİ
Bu durum 1991 yılındaki Birinci
Körfez Savaşı’ndan sonra adım adım değişti. Amerika’nın Türkiye’yi de hedef alan
büyük saldırısı, Irak’ın kuzeyinde kurulan kukla devlet, Türk ordusunun komuta
kademesini hedef alan cinayetler, ilk önce Türk Ordusunun yarım yüzyıllık
mutabakatın dışına çıkmasına yol açtı.
Amerikan derin devletinin
Türkiye’deki faaliyetleri, mafya-tarikat-Gladyo ortaklığının Türkiye’yi ve Türk
milletini hedef alan karanlık faaliyetleri, kitlelerin çoğunluğunu da söz konusu
mutabakatın dışına çıkardı.
28 Şubat’a doğru giderken “Bir
dakika aydınlık” gibi eylemlerle milyonların sesini yükseltmesi
hatırlardadır.
28 Şubat Türkiye’de, ikinci bir
iktidar odağının ortaya çıkışının tarihidir. 28 Şubat, parçalanmaya ve
sömürgeleşmeye doğru gidişin adı olan “Küçük Amerika” sürecine, Türk milletinin
itirazının ifadesidir.
Ama Mustafa Kemal gibi devrimci
tavır alamayanlar, sistem içinde kalarak, Hükümet olmasını sağladıkları güçleri
arkadan güderek Amerikanın Türkiye’yi içine ittiği sürece direnmeye
çalıştılar.
İKTİDAR ALANLARI
O günden bu yana Türkiye’de var olan
iki iktidardan birinin sahibi Amerika’dır. Bu iktidarın elindeki mevzileri şöyle
sıralayabiliriz:
AKP eliyle kullanılan iktidar alanı,
840 rakımlı tepe, Meclis’in çoğunluğu, Emniyet teşkilatı içindeki F tipi
örgütlenme, AKP ve DTP gibi partiler, Avrupa ve Amerika’nın denetimindeki kitle
örgütleri…
Amerika’ya karşı olan ikinci iktidar
alanı ise Türk Silahlı Kuvvetleri, Yargı, Üniversiteler, İşçi Partisi ve Saadet
Partisi gibi Partiler ve Batının Türkiye üzerindeki denetimine karşı olan kitle
örgütlerinden oluşmaktadır.
Bu alanlar birbirinden kesin
çizgiler ile ayrılmış değildir. Hatta iki iktidar odağına ait olarak belirtmiş
olduğumuz alanların her birinde, birbirine zıt kuvvetlerin iç içe geçtiğini
söyleyebiliriz.
Örneğin Üniversitelerimizin büyük
çoğunluğu tam bağımsız ve laik demokratik Türkiye’den yanadır ama YÖK Başkanlığı
karşı güçler tarafından ele geçirilmiştir. Aynı şekilde Amerikan
işbirlikçilerinin en fazla hâkim olduğu yerlerde bile ulusalcı tutumlara sahip
güçler bulunabilmektedir.
Ve elbette arada olan kuvvetler de
vardır.
AKP HAMLESİ
2002 yılında
AKP’nin iktidar olması, Amerikancı odağın iktidarı yeniden ve bütünüyle ele
geçirmek yolunda gerçekleştirdiği büyük bir hamle oldu.
Irak’ın
işgali, 4 Temmuz 2003’te Süleymaniye’de Türk askerlerinin başına çuval
geçirilmesi, Kıbrıs’ta Denktaş’a karşı gerçekleştirilen operasyon, AB Müzakere
Çerçeve Belgesi ile Türkiye’nin altına girdiği yükümlülükler ve 2004 yerel
seçimleri ile birlikte belediyelerin Batı destekli irtica ile Batı destekli
bölücülük arasında bölüşülmesi; arkada kalan beş yıllık dönemde Amerikancı
iktidar odağının kazandığı mevzileri gösterir.
Bütün bu
süre içinde Amerika, Türk Ordusu engelini aşmadan Türkiye’de gerçek anlamda
iktidar olamayacağı bilinciyle hareket etti.
4 Temmuz
Çuval Saldırısı, Irak ve Kıbrıs’taki kırmızı çizgilerin çiğnenmesi, “Atabeyler”
ve “Şemdinli” provokasyonları ile, sadece bir tek amaca ulaşmak hedeflendi. Türk
Silahlı Kuvvetlerini denetim altına almak.
AKP bütün bu
saldırılarda, “F tipi örgütlenme” ile birlikte meşhur “iki adım ileri bir adım
geri” taktiğini izledi. İki adımlık hamle yaptı gelen tepkilere göre bir adım
geri attı. Böylece itiraz edenlere, uzlaşmadan yanaymış mesajını verdi. Gerçekte
ise sonuç olarak hep, hedefine ulaşma yolunda bir adım daha attı.
EVDEKİ HESAP
2007
seçimleri, ABD ve işbirlikçileri açısından kendilerinin de beklemediği bir
başarıyla sonuçlandı. Amerikancı iktidar odağı daha büyük bir güvenle, iktidarın
tamamını ele geçirmek ve 1997 yılından bu yana süren ikili iktidar durumuna son
vermek amacıyla harekete geçti.
Bugün hedef,
Türk Silahlı Kuvvetleri engelini aşmaktır.
Bu
“Operasyon”un Vaşington’da planlandığı açıklandı. Fehmi Koru, Haber 7 televizyon
kanalında, “Ergenekon Operasyonu”nun Tayip Erdoğan’ın 5 Kasım Washington
ziyaretinde Bush ile görüşmesinde kararlaştırıldığını açıkladı. Erdoğan’ın
Operasyon başlamadan dört saat önce, yani gece saat 23.00’de ABD büyükelçisi ile
buluşması da Fehmi Koru’nun sözlerini doğruluyor.
Evet,
Amerika Türkiye’deki ulusal bağımsızlıkçı, laik demokratik iktidar odağını
tasfiye etmek için harekete geçmiştir.
Vaşington’daki hesap budur.
Ama sonucun,
Irak macerasından farklı olmayacağını şimdiden söyleyebiliriz.
|
|
| | << Başa Dön < Önceki 1 2 Sonraki > Sona Git >>
| | Sonuçlar 1 - 9 Toplam: 18 |
|
|
Döviz Kuru(TCMB) |
| USD Alış | 1.5033 YTL | | USD Satış | 1.5106 YTL | | EURO Alış | 1.9179 YTL | | EURO Satış | 1.9272 YTL | |
|
Toplam Ziyaretçi |
|
59686099
|
|
Son 5 İlan |
| = Resimli | |
|