|
|
Prof. Dr. Uğur Buget
|
KIRILGAN MIYIZ? |
|
|
|
Cumartesi, 12 Nisan 2008 |
|
EVET...Peki,
“kırılganlık katsayımız” kaç? Onun kararını siz verin! Kişiye göre farklı olur
galiba. Çok kırılgansak, katsayı 10, az kırılgansak 5, hiç değilsek 0. Benim
değerim kafamda. Söyleyip de sizi etkilemek istemem.
Ekonomide
kırılganız.
Siyasette
kırılganız.
Birbirimize
karşı kırılganız.
%46
küsürlük iktidar, borcumuzu ikiye katlayarak 436 milyon dolara ulaştırdı bizi,
hem de 5 yıl gibi kısa bir zamanda. Borcu arttırmanın yanı sıra, 184 milyon
dolar faiz ödetti. Duman olup uçan bu parayla ne yatırımlar yapılırdı kim
bilir...Üstelik yabancıları sırtımızdan zengin etmeyi de becerdi; Dünya
ölçüleri %4-5 iken, %16-17 gibi, tadından yenmez, faiz dağıttı onlara. Bu
faizleri ödeyenlerin arasında, yek ekmeğe muhtaç, bir paket makarna, iki kilo
kömüre el açmak zorunda bırakılan, evsiz, işsiz, parasız vatandaşlarımız da
var; hani bazılarının “iktidarın dayanağı” dedikleri, hayatta kalabilmenin en
acımasız savaşını verenler var ya...İşte onlar. Bir zamanların sosyal toplumu;
bugünlerin sadaka toplumu...
Enflasyon
deseniz, o da bir alem. Benimki %20 lerde. Ekmeğin, ulaşımın, elektriğin %20
zamlandığı ortamda sizin enflasyonunuz kaç acaba? Lütfedilen %2 lik zam bunları
karşılıyor mu? İşsizlik azaldı mı? Bin bir özveriyle üniversite okuttuğunuz
çocuğunuz iş bulabildi mi? Kaç yıldır iş arıyor? Hiç olmazsa karnının doyması
uğruna, onu tarikatların kucağına atma bahtsızlığını yaşadınız mı? Bunun için,
içiniz kan ağlamadı mı?
Eh,
borç gırtlakta. Borcun faizi bile yeni borçlarla ödeniyor. Yabancıları zengin
etme yükümlülüğü da var. Üretim yok, yatırım yok. İşsizlik nasıl azalsın ki?
Şimdi moda evin eşyalarını bir bir satmak ve “yarına Allah kerim” demekten
ibaret.
İşte
bunlardan dolayı “ekonomi kırılgan” diyorlar. Siz de aynı düşüncedeyseniz,
kırılganlık katsayısı kaç? Söyleyin bakalım!
Siyaset
ekonomiden daha da kırılgan galiba. Muhalefet iktidara, iktidar muhalefete
kırgın. Ülkenin bugünü, yarını ne olacak? Kimsenin umurunda değil! Öylesine
kırgınlar ki, öfkelerinden mikrofon çatlacaklar sanki. Ama bilmiyorlar! Şu
“hitabet” bizleri bıktırdı artık. Dinlemiyoruz bile. “Ulusa seslenişlerde”,
kanal aramaktan yorgun düşüyoruz. İnanması zor ama iktidar partisi “kapatma,
siyasi yasaklar” davası ile Yüce Mahkemede. Cumhuriyet tartışmada, laik devlet
tehlikede. Davalı yasa değiştirme sevdasında. Laiklik oylanacak belki
de...Bundan büyük siyasi kırılganlık olur mu? Olur. Ama inşallah olmaz. O zaman
siyaset kırılganlıktan çıkar, çöplüğe atılır. Bu da “demokraside son tango”dur.
Birbirimize
karşı çok kırılganız. İki parçaya kırılıverdik sanki. O gözler bu gözlere kuşku
ile bakar oldu. Günlük gazetelerimiz, TV ler, büyüklerimizin ortamı yumuşatma(!)
çabaları, yurt dışından gelen güdümlü çatlak sesler kırılganlığımızı
pekiştiriyor maşallah. İnsanlarımızın neredeyse yarısı, öteki yarısı ile
mahkemelik zaten. Nasıl kırılgan olmayalım ki?
Sizce,
siyasetin ve halkın kırılganlık katsayıları kaç acaba? Onu da düşünün bakalım!
Ama kimseye söylemeyin, başkaları etkilenmesin!
Kırılganlık
katsayısının SIFIR olduğu günler gelecektir muhakkak. Şüphesiz sizin
demokratik, laik, hukuk devletini koruyan ve kollayan değerli OYLARINIZLA;
belki de yarından da yakın bir zamanda...
|
|
|
GERİLİM |
|
|
|
Cumartesi, 05 Nisan 2008 |
|
İki metal plakadan birini bataryanın eksi ucuna (negatif), ötekini artı ucuna (pozitif) bağlarsanız; iki plaka
arasında bir “gerilim” meydana
gelir. Plakaları yaklaştırdıkça gerilim büyür ve belirli bir yaklaşıma gelince
şerare (elektriksel deşarj) olur.
Batarya bitinceye kadar deşarj sürer.
Bunun içindir ki toplumu kutuplaştırmak, bizden-sizden,
İslamcılar-laikler, sıkma başlar-rüzgarda uçuşan saçlar gibi karşıtlar yaratmak
akıllı bir iş değildir. Karşıtları keskinleştirmek, burun buruna getirmek
gerilimi öylesine büyütür ki, deşarj yıkıcı olur; topluma onarılması güç
zararlar verir. Sonuç “vahim”dir.
Plakaların arasında ne varsa, şerare onu yakar. Toplumda yanacak
olan, kutupların arasında kalan “sessiz
çoğunluk” tur. Sessiz çoğunluk gür sesli “sesli çoğunluk” olabilirse hem kendini hem de karşıtları yanmaktan
kurtarır.
Şerare nasıl durur? Batarya bitince, yani enerji tükenince...Bunun
anlamı toplumun tükenişidir. Yazık olur her şeye. Plakaları, birbirinden
uzaklaştırabilirseniz gerilim azalır; şerare durur. Plakaların uzaklaşması,
toplumda, karşıtlıkların azalması, insanların birbirini anlamaya çalışması,
hoşgörünün hakim olması demektir. Buna geri adım da diyorlar. Evet, geri adım
geleceği kurtarabilir.
Ama tehlikeli adımı kim atmışsa, onun geriye alması esastır. Aksi
halde, karşıdaki bir adımlık kayba uğrar.
İktidar ve muhalefet, demokrasi gereği iki ayrı kutuptur.
Aralarında yapıcı bir gerilim olması doğaldır. Kontrolü elden bırakırlarsa,
yani akıl gider öfke gelirse, şerare kapıda demektir. “Olacaklardan Tanrı korusun!” demek lazım o zaman.
İspanya seyahati ile birlikte iktidar, gereksiz adımları
sıralayıverdi durup dururken. Kıvılcımlar çaktı bile; arkası şeraredir
kuşkusuz. Eeee türbancılar beklemekten bıkmış olmalı! Tehlikeli bölgeye
girmemenin sırrı “geri adım”da. Peki
kim atacak? Muhalefet diyor ki: “ben
ileriye adım atmadım ki, geriye
çekeyim!” İktidarın gerilemesi gerek, hem de birkaç adım. O da “gerilemem”
diyor. Ne de olsa serde %46 küsurun yiğitliği var ya! Üstelik sözler verdiği
yandaşlar bunca yıl bekletilir mi?
Bize düşen, İngiliz’in dediği gibi “keep your finger cross”...Yani merakla ve kuşku ile beklemek. Nasıl
olsa fatura bize çıkacak; bakalım ne denli yüklü olacak? Eskiden AB ye girmek gibi bir merakımız vardı.
Biz kim, AB kim? Amma da safmışız!
Gönüllerimizde yatan aslanlar kedi oluverdi birden...
Osmanlıyı asırlarca zaferden zafere taşıyan “Mehter Takımı”, bildiğiniz gibi, iki adım ileri bir adım geri
atarak yürür. Sonunda bir adım ilerlemiş olur ama! İktidar da ondan esinlenmiş
olmalı. İki ileri adım atıp, “n’oluyoruz
yahu?” itirazları yükselince, bir adımı geri almanın pazarlığına giriyor
hemencecik, ama sadece bir adımın; hedefe bir adım daha yaklaşmış olmanın
avantajı ile...
Dev adımlarla Atatürk ’ün
yolunda ilerlememiz, adımlarımızı daha ileriye atmamız, çağdaş uygarlığı en
azından yakalayabilmemiz gerekirken, neler konuşuyoruz, görüyor musunuz? Bize
ancak kocaman bir “vah, vaaah” yakışır...
|
|
|
YEREL SEÇİM |
|
|
|
Cuma, 21 Mart 2008 |
|
Bence...Yarından
da yakın. Türban sorunu asıl ondan sonra can yakacak. İktidarın umudu, oyları
%70’lere taşımak. Böylece çok daha rahat bir şekilde ılımlı siyasal İslam’ı yaygınlaştırmak; süre elverirse
de yerine oturtmak. Türbana özgürlük yalnızca üniversite ile sınırlı kalmaz o
zaman. Her yere taşınır. Vekiller, Bakanlar, Valiler, Kaymakamlar,...türbanlı
eşlerini kamu alanlarına, kokteyllere götürememenin sıkıntısından kurtulurlar.
Çankaya da rahat bir nefes alır böylece. Bir de üniversite’ye girişte “katsayı”
sorunu çözülebilirse, geleceğin
bürokratları da garantiye alınmış olur.
Başbakan’ın
İspanya’daki demecini garipsedim.“Türban
siyasal simge olsa, ne çıkar yani!” sözünün ne yeriydi, ne de zamanı. “Dikkatleri türbana çekerek can sıkacak başka bir şey,sessiz sedasız,
oldu bittiye mi getirilecek acaba” diye düşünmekten kendimi alamadım. . Ama
henüz somut bir şey yok. Dış siyasette ABD’siz,
iç siyasette tarikatsız, ekonomide IMF siz bir şey yapılamıyor. Ama onlar
olmadan İktidarın yapması farz olan bir iş var: Türbana özgürlük...Şimdilik “yalnız
üniversitelerde ve çene altı tipiyle”; sonra...Sonrası gelecek elbette, “Her yerde, her tipe özgürlük ”şekliyle ...Peki ne zaman?
Çok uzakta değil! Yerel seçimin ardından. Kasabalar ilçe yapılıyor, yaramaz
ilçeler bölünüyor. Boşuna mı?
Türbanın
kamu alanında ve üniversitede, siyasal simge teşkil etmesi nedeniyle, İdare
mahkemelerinden, Danıştay’a, Anayasa Mahkemesi’ ne hatta AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi)’ne kadar yasaklandığını Deniz Baykal, Zeki Sezer biliyor da, Başbakan mı bilmiyor? Ya bir bildiği veya hesabı var ki, biz tahmin
edemiyoruz; ya da yerel seçim için güç
kazanmak istiyor. Bence ikincisi doğru...Amaç
% 46,5’ i, % 70’e çıkarmak.
Yapabilir mi? Bilemem!
Bir
de madalyonun öteki yüzüne bakalım! Sanırım, %46,5’lik oyun en az %16,5’i emanet oylardan. Belki de %10’u CHP’nindir. Hani şu “Baykal
varken CHP ye oy vermem” diyenlerin ve de MHP’yi desteklemeyi içine
sindiremeyenlerin oyları. “Pire için
yorgan yakan” derler bunlara. Şimdi aynaya bakabiliyorlar mı bilmem? Kalan %6,5 ise, “Verecek başka kimse yok ki. Kötünün iyisi işte!” diyenler. Onlara
da “vah vah” demek gelir içimden. “Filancaya gıcık oluyorum” diyerek
kendini uçurumdan atmak gibi bir şey!
Öncelikle
emanet oylar geri alınmalıdır. Bunun için adayların seçiminde çok dikkatli
davranmak, deyim yerindeyse, kılı kırk yarmak gerek. Sevilen, sayılan,
güvenilen ve seçmenin desteğini alabilecek olan adaylarla seçime girilmelidir.
Geçmişin unutulması, çekişmelerin sevgi ve güvene dönüştürülmesi şarttır. “Bu başkan olduğu sürece, ben oy vermem!”
demenin lüksü çoktan geçti. “Aydınlık mı
yoksa karanlık mı” seçeneği var önümüzde. Bu işin şakası yok artık!
Belediyeler kaybedilse bile, alınan oylar çok olmalı. İktidar mutlaka %46,5’in altına inmeli.
Herkese
görev düşüyor; hem de tarihi bir görev. Muhalefet toparlanmalı, büyük bir
yumruk olmalı! Bu yerel seçim öncekilerden çok farklı. En azından “gövde
göstermek” gerekiyor. Slogan, “KENDİNE
GEL ARTIK” olmalı...
|
|
|
SAĞDA BOŞLUK |
|
|
|
Cuma, 14 Mart 2008 |
|
2003
seçimlerinden sonra, sağın koyu yeşil rengi merkeze doğru yayıldı. Açık bir
yeşil kapladı ortalığı. “Biz değiştik!”, “Laik Cumhuriyet’in yılmaz
bekçileriyiz!”, “herkesi kucaklayacağız!”, “Türkiye’yi muassır medeniyetlerin
de üstüne taşıyacağız!” gibi vaatler, IMF nin ekonomik paketleri ile de
birleşince; bir önceki koalisyondan yaka silken halk, “oh be iki ineyse!” nin
rahatlığına erdi.
Kısa
bir zaman sonra, açık yeşilin ılımlı siyasal İslam anlamına geldiğini farkeden
aydınlar, “eyvah” dediler ama atı alan Üsküdar’ı geçmişti. Yoksulluğun,
işsizliğin, açlığın pençesinde can çekişen köy-kentliler elden çıkmıştı bile.
Birkaç somun ekmek, az soğan, makarna, pirinç, azıcık da kömür, onları şükran
tutsağı yapmaya yetmiş; karşılığı olan bir sadakaya alıştırıvermişti. Açık
yeşil henüz merkez çizgiye ulaşamamış ama yerini sağlamlaştırmıştı böylece.
22
Temmuza gelirken muhalefet yanlışları arka arkaya sıralamaya başladı. Kimi ip
attı ortaya, kimi “bak, kaç kişiyiz” diye haykırdı. Kimi de bir kol saatine
taktı kafayı. Yeşil kıs kıs güldü; biraz daha yayıldı; merkeze yaklaştı. Bir de
Doğru Yol’la Anavatan
birleşemeyince, kıyamet koptu. Her iki kişiden 0,93 ü ılımlı’yı tercih
ediverdi. Çok şaşırdı aydınlar. “İçimizden biri bunlar” dediler ama kimse “evet
biri de benim” diyemedi. Artık değilmiydi, yoksa utanmışmıydı! Bilinemedi. Ama
yeşil, merkez çizgiye dokunmuştu artık...
Sonra
birdenbire işler değişti. Başbakan’ın taa İspanya’dan seslenerek “türban
siyasal simge olsa ne olur yani!” demesi ve tüban yasağını kaldırmak için acele
ile işi ele alması; üstüne üstlük küçük muhalefetin de, “hikmeti kendinden
menkul”avantaj sağlıyacağım diyerek
İktidara destek olması, 0,93 ün “emanet kısmı”nı hayal kırıklığına
uğrattı, hatta kızdırdı.Türbanın saf bir eğitim isteği olmadığını, tüm satha
yaygınlaşacağını, böylece ılımlı siyasal İslam’ın önemli bir adım daha
atacağını; canı gibi sevdiği, bir ömür üzerine titrediği çağdaş ve laik
rejiminin karanlıklara sürükleneceğini farketti. Eminim, desteğini çekti;
şimdilik manevi olarak ama zamanı geldiğinde mutlaka gereğini yaparak. Emanet
oyların uyanışı, merkez çizgiye kadar uzanan açık yeşilin, kıyıdan çekilen bir
dalga gibi çekilmesine neden oldu. Böylece merkezin yakın komşuluğundaki sağ
bölge boşalıverdi. Bu bölge boş şimdi; ancak dar. Birinin bu bölgeyi hemen
doldurması, sonra hızla genişletmesi ve yeşili geldiği yere itmesi gerek.
Peki
kim yapabilir bunu? Eski merkez sağın sevdalıları düşünsün artık! Yeni
oluşumlar var; karınca gibi didiniyorlar. Ama bilmem, biliyorlar mı? Halkımız
yeniyi bir anda kucaklamazsa, eskimeye terkeder. Eskiye de “tarih oldu!” der ve
geçer. Unutuverir. Belki “eski sevdalılar”, bunca acı deneyimden sonra yeni bir
çehre ile ortaya çıkar, halkla kucaklaşmanın, en hızlı ve etkin yollarını
bulur. Merkez sağ boşluğunu doldurur; kimbilir!
Değerli
okurlar! Önce, azıcık aksak da olsa, Demokrasimiz yaşasın! Ülkemizin sağı da
solu da, Ulu Önder’in izinden ayrılmasın! Bunu sağlayacak olan sizlerin
oylarıdır. Kime oy verirseniz verin ama dikkat edin seçtiğiniz Atatürkçü olsun!
|
|
|
LAYIK |
|
|
|
Cuma, 07 Mart 2008 |
|
“Nitelikleri açısından bir şeyi elde etmeye hak kazanan.” “Dengini
bulan.” “Kendine yaraşanı seçen.” “Hak ettiği cezaya çarptırılan”...Bu
tanımlara birkaç tane de siz ekleyebilirsiniz.
“O gerçek bir bilim adamıydı, bilim ödülüne fazlasıyla LAYIKTI”
denir örneğin; veya
“O mahallenin baş
belasıydı, hapsi boyladı LAYIĞINI buldu sonunda” da denir”.
Toplumlar insanlardan oluştuğundan, benzer deyimler onlar için de kullanılabilir.
“Her toplum layık olduğu şekilde yönetilir” deyimi bunlardan biridir. Yani
toplumun her kişisi, toplumda layığını bulduğu gibi, toplumlar da öteki
toplumlar arasında layık olduğu yeri alır.
Gelenekler, örf-adet, eğitim, kültür gibi olgular “layığını bulma”
da etkendir. Yalnızlar, birlikteliğe
koşarken, kendilerine benzerlerle kucaklaşmaya özen gösterirler. Yani
layıklarını bulurlar.
Biliyorsunuz! LAİK diye
de bir kelime var; çok anlamlı bir kelime. Demokratik Cumhuriyetimizin
temelini, harcını oluşturan bir kelime. İnsanı insan yapan, özgür yapan, çağdaş
yapan bir kelime. Ulu Önder Atatürk’ün
yolunu gösteren, ilke ve inkılaplarını haykıran bir kelime...Cumhuriyetimiz
LAİK bir Cumhuriyet. Peki bizler, LAİKLİĞE
layık mıyız?
ELBETTE LAYIKIZ...Daha fazlasına da! Seksen küsur
yılda özümsediğimiz, benliğimize işlediğimiz laikliğin bir zerresinin bile
zedelenmesine tahammül gösteremeyiz.
Büyük, güçlü ve saygın Türkiye ancak böylesine sağlam bir temelin
üstünde yükselebilir. Yükselmiştir ve yükselmeyi sürdürecektir. Ne karanlık
güçler ne de kendine aydın diyen çıkar-tutsağı yanar-dönerler buna engel
olamayacaktır. Yoksulluğun çaresizliğini, açlığın ıstırabını sömürmekten
utanmayanlar da bir gün, insanlık onurunun ve insanca yaşama arzusunun önünde
çil yavrusu gibi dağılacak, yok olacaktır. Bunu gerçekleştirecek irade,
laikliğe bağlılıktır.
Laikliğin EVRENSEL
TANIM’ı (gerçek
tanımı) Anayasa’mızda var; değiştirilmesi teklif dahi edilemez. “Yeniden
tanımlayalım” diyerek evrensel tanımın içini boşaltmak isteyenler yok mu? Yakın
geçmişte olmuştur ne yazık ki! “Atatürk’ün
çağdaş Türkiye’sinde böyleleri nasıl çıkabilir?” diye içimiz yanmış,
kalbimiz kırılmıştır. Ama laikliği yaşatmaktaki azim ve kararlılığımız tüm
gücüyle sürmüş, hatta daha da güçlenmiştir.
Laiklik, “devletin din
işlerine, dinin de devlet işlerine hiçbir zaman ve hiçbir yerde karışmaması,
dinsel ve dünyasal yaşamın birbirinden tamamen ayrılması; devletin bütün dinsel
inançlar karşısında tarafsız ve hoşgörülü olması, din ve vicdan özgürlüğünü
koruması” olarak tanımlanır. Bu tanım bir bütündür. Bir kısmı alınıp öteki
kısmı yok sayılamaz.
Laiklik ilkesinin Anayasa’da yer almasının 71.yıldönümünde bunları
konuşmak, herkesin ezbere bilmesi gereken tanımları yeniden anımsatmak, tabiri
caizse, abesle iştigaldir. Ama ne yapalım ki, Laik Cumhuriyetimizin değişmezlerine dil uzatmanın, en küçük fırsatta
onları yok etmenin bıkmaz-usanmaz takipçileri var olduğu sürece, bizlerin
uyanık olması, her saldırıyı anında püskürtmesi ve seksen küsur yılda, bin bir
mihnetle sağlanan çağdaş edinimleri koruması ve kollaması kaçınılmazdır.
Uyanık olun!
Yüzünüz aydınlıklara açık olsun! Uygarlık mücadelesinden yılmayın! Yolunuz
Atatürk’ün yolu, meş’aleniz O’nun ilke ve inkılaplarıdır.
|
|
| | << Başa Dön < Önceki 1 2 3 Sonraki > Sona Git >>
| | Sonuçlar 1 - 9 Toplam: 19 |
|
|
Döviz Kuru(TCMB) |
| USD Alış | 1.5033 YTL | | USD Satış | 1.5106 YTL | | EURO Alış | 1.9179 YTL | | EURO Satış | 1.9272 YTL | |
|
Toplam Ziyaretçi |
|
59264608
|
|
Son 5 İlan |
| = Resimli | |
|