|
|
İsmet Solak
|
BAŞBAKAN KAZANDI, HEPİMİZ KAYBETTİK! |
|
|
|
Cumartesi, 04 Eylül 2010 |
|
Geçtiğimiz günlerde
yapılan YÜKSEK Askeri Şura toplantısı tarihimizde ilk kez bu denli karışıklığa ve
şaşkınlığa dönüştü. Türk Ordusu’nun “kurumsal
disiplini ve hiyerarşisi” sarsıldı.
YAŞ toplantılarına ilk kez bir Başbakan dört gün
süreyle katıldı ve okuyoruz ki, uzun pazarlıklar yaparak askerin kendi
planlamasını darmadağın etti(!)
Ortada bu gerçek var:
“Başbakan kendi açısından
zafer kazandı!”
Ama hepimiz kaybettik.
Çünkü, Türk Milleti, “Peygamber Ocağı” saydığı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içine bu
denli çomak sokan bir siyasi iktidarla hiç karşılaşmamıştı.
Halk şaşkın, tereddüt geçiriyor.
“Nedir bu olup bitenler?”
Balyoz soruşturmasında adı geçen 11 general ve
amiral terfi edemedi.
Daha doğrusu, terfi ettirilmedi.
Şimdi Ankara’da her köşede bir senaryo üretiliyor:
“Aslında, Kara Kuvvetleri
Komutanı Işık Koşaner’in önü kesilmek istendiği için İlker Başbuğ’un görev
süresinin bir yıl uzatılması önerildi.”
Demek ki, İlker
Paşa, bir yıl kalma uğruna kendi doğrultusundan sapmadı.
Peki, “Sicili
harika olan Koşaner’in önü niye kesilmek istendi?”
Rivayet çok.
Ancak, bu noktada yine Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın adı öne çıkıyor.
Güya(!) Işık
Koşaner Genel Sekreterlikte görevliyken, o sırada TBMM Başkanı veya grup
Başkan vekili olan Arınç ile
görüş ayrılığına düşmüş. “Ben bunun
acısını çıkartırım Paşa!” diye de meydan okumuş diyorlar. Işık Koşaner’in de en az Arınç kadar inandığından vazgeçmeyecek ve
susturulamayacak bir yapısı olduğu için, “Elinizden geleni ardınıza asla
koymayın beyefendi” dediği önü
sürülüyor.
Tabii bütün bunlar
dedikodu, ama böyle günlerde ön plana çıkıyor!
Ne olması gerekirdi?
Işık Koşaner Paşa’nın Genelkurmay Başkanlığı’na, 1. Ordu Komutanı Hasan Iğsız Paşa’nın da Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na
atandığı ilan edilir, ondan sonra diğer terfi ve atamalar açıklanırdı.
Koşaner Genelkurmay
Başkanı yapılmadı.
Genelkurmay Başkanlığı şu an boş değil, ama boş kalacak.
Hasan Iğsız’a
Başbakandan veto geldi ve KKK
olarak Jandarma Komutanı Orgeneral A. Atilla Işık Paşa’nın atanması bekleniyor.
Hatta,
KK Komutanı olduktan bir gün sonra da Işık Paşa’nın
Genelkurmay Başkanı olacağı bile söyleniyor ama, Işık Paşa bu tezgahlara alışık değil. Onuruna yedirmedi ve bir
anda emekliliğini isteyerek tüm komuta
kademesinin şerefini korudu. Helal olsun!
Peki neden veya nasıl
böyle olabilecek?
Bu sorunun yanıtı da
Başbakan’da saklı duran bir SIR olmalı.
Her yerde açılım(!)
askeriyede sırlar yumağı!
Dolmabahçe görüşmesi de hala sır olarak durmuyor mu?
Peki, terfiler kadar, YAŞ
toplantılarında ihraçlar da önemli değil mi?
Bu yıl ihraç yok!
Olmayacak mıydı? Yoksa
oldurulmadı mı?
Fısıltı gazeteleri
çalışıyor..
Özellikle son dönemde
ordu içinden sızdırılan doysalar ve haberlerin kaynağına inen askeri
yetkililer, buldukları iç ihanet tuzaklarını ayıklamak isterken bu da önlendi,
deniyor.
Başbakanın, “Namaz kılanların hayatları
karartılmayacak” demesinin altında
sanırım bu yatıyor. Başbakan dün böyle söyledi ama, ihracı istenenler namaz
kıldıkları için değil, ne idüğü belirsiz şeyhlere ve şıhlara biat edenlerle
orduyu içerden kemiren, dışarıya belge ve bilgi sızdıran hainlerden ibaret
olduğu öne sürülüyor.
Velhasıl şaşkınız..
Hem şaşkın, hem tedirgin,
hem de üzgünüz.
Biz göz bebeğimiz gibi
sevip sakındığımız ordumuzun böyle zayıf düşürülmesine razı olamayız. Elimizden
bir şey gelmediği için üzülürüz, ama yapılanları da unutmayız.
Cumhurbaşkanı’nın
Anayasal görevi, “Devletin
kurumları arasında ahenkli çalışmayı temin etmektir” ama Sayın Gül bunu
beceremiyor.
Hala kendini AKP
milletvekili olarak görüyor.
Başbakan da Yasama,
Yürütme ve Yargı arasında güçler ayrılığı olması gerektiğini umursamıyor, her
şeye karışıyor ve her işi kendine göre yapmak istiyor.
Demek ki, ikisi de iyi
yönetici değiller.
Ne Türkiye Cumhuriyeti
Devleti çivisi çıkacak bir Devlettir. ne de Türk Silahlı Kuvvetleri zayıf düşürülmeye layık bir Devlet kurumudur.
Ne hazindir ki, ordumuz
kan kaybediyor.
Aslında millet olarak
bizler kaybediyoruz. Hepimiz birden!
|
|
|
OLAN BİTENDEN DERS ALMAK! |
|
|
|
Cuma, 27 Ağustos 2010 |
|
50
YIL önce, Türk Silahlı
Kuvvetleri “darbe” yaparak idareye el koymuştu.
Bugün
gibi hatırlıyorum..
Askeri
Lise öğrencisiydim ve halk sokaklara dökülmüş, adeta bayram yapıyordu.
İnsanlar
ellerindeki çapraz silahlarla güvenliği sağlamak için dolaşan askerlere olanca
güçleriyle sarılıyorlar, öpüyorlardı:
“Allah
razı olsun sizden, milleti kurtardınız…”
Üniformalı
olarak Üsküdar’a indiğimizde, birden omuzlara alınmıştık. Delikanlılık
psikolojisi ile hoşumuza gitmiyor değildi. Ama, bu durum darbe sonrasının
görünen yüzüydü.
Bir
de işin görünmeyen tarafı vardı. Demokrat Partililer içlerine, evlerine
kapanmıştı;
Suskundular,
ürkektiler, endişeliydiler. “Bundan sonra acaba daha başka neler olacak?” diye
birbirlerine soruyorlardı. Toplumun yarısı bayram yaparken, yarısına yakını da
kaygı içindeydiler. İlk günlerin ardından bu çelişki daha net görülmeye
başlandı.
Ben
her iki tarafı da yaşadım. Çünkü babam ve tüm ailesi CHP’li idi. Anne tarafımda
koyu bir Demokrat Parti tutkunluğu vardı. Eskiden en yakın dost olan babam ve
dayım, 1950 sonrasında iki düşman haline gelmişti. Düşmanlık giderek artmış 27
Mayıs’ta kemikleşmişti.
27
Mayıs darbesi darbelerin başlangıcıydı.
Üç
yıl sonra, 1963 yılında, Talat Aydemir’in darbe girişimi ile hayatım
allak bullak olmuştu. 20-21 Mayıs olaylarından sonra 1459 Harbiyeli öğrencinin
okulla ilişkisi kesildi.
İstikballerimiz
kararmıştı. Kendime severek seçtiğim hayat yolum bu darbe girişimi ile tamamen
değişmişti. Bu olay, 27 Mayıs darbesinin zararını daha iyi anlamama neden oldu.
Biz Atatürk ilke ve devrimlerine sadakatle yetiştirilmiştik ve içimizden tek
hain çıkmadı. 1459 eski Harbiyeli bu vatan için hala canımızı verecek ölçüde
yurtseveriz.
Ama
kırılma noktamızı unutamıyoruz.
27
Mayıs 1960’da eğer darbe olmasaydı, 1950 yılında seçimle giden Atatürk’ün partisi
CHP, 1960 güzünde veya bir yıl sonra yine seçimle geri gelecekti. Böylece halk
işbaşına hangi partiyi getirirse getirsin, bir sonraki dönemlerde kendi
iradesiyle değiştirebilecekti.
Tıpkı
ABD gibi, Demokratlar gelecek, Cumhuriyetçiler muhalefet olacak veya tam tersi
olacak ve Cumhuriyetçiler işbaşına gelebilecekti. 27 Mayıs, Türk demokrasisini
işte bu sağlıklı gelenekten de mahrum etmişti. Ha, 27 Mayıs hiç mi iyi şeyler
yapmadı. Örneğin harika bir Anayasa hazırlattı. Ancak Anayasaları da darbelerle
değil de millet temsilcileri ile yapabilseydik. Çünkü 12 Eylül’de de yine
askeri darbe ile Anayasa yapıldı ve hala ne sıkıntılarını çekiyoruz. Bu yaz
aylarını bile Anayasa sıkıntısı ile geçirebiliriz.
27
Mayıs 1960 darbesinin üstünden 50 yıl geçti. Öğrencilik yıllarımdaki coşku
yerine darbeye duyulan öfkenin toplumu daha çok sarıp sarmaladığını görüyoruz.
Ben yıllar önce bu darbenin ülkeye ve halkımıza ne büyük zararlar verdiğini
anlamış, bu düşüncemi her yerde açıklamış ve yazmış biriyim. Bu tür yanlış
olaylardan ders almasını bilmeliyiz.
12
Mart 1971 Muhtırası bundan farkla mıydı?
O
gün, CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit Adana’ya gidiyordu.
Konya
Kavşağına geldiklerinde, Prof. Turhan
Güneş ile birlikte radyoyu açtılar. Muhtırayı duyar duymaz, “Dönüyoruz” dedi,
“derhal Ankara’ya dönüyoruz. Çünkü bu muhtıra bana karşı verilmiş bir
engelleme darbesidir.”
Oysa
Adana’da “Çiftçi Kurultayı” vardı. Bu kurultaya katılacaklardı.
Gençlik
Kolları Genel Başkanı Süleyman Genç ve CHP Adana milletvekilleri birkaç
gün önceden gitmişlerdi. Demokratik Sol Hareketin ilk büyük açılımlarından biri
olacaktı.
Basında
büyük şaşkınlık yaratan bu açıklamayı ben gazetemde sür manşet vermiştim:
“Komutanlar
muhtıra yayınladı. Ecevit: Bu bana karşı verilmiştir, dedi..”
Muhtıra
sonrasında özellikle gençler üzerinde yoğun baskılar, işkenceler başlamıştı.
Sol
veya sağ, ayrım yapmadan söylüyorum, bir dönemin genç kuşağı “Balyoz” gibi
işkence uygulamaları ile bu dönemde yok edilmiştir.
1973
seçimlerinde, bu baskı ve işkencelerden kurtulmak için halk CHP ve Ecevit’i
en büyük parti yaparak hükümet kurmasını sağlamıştı. En azından Kıbrıs Barış
Harekatı o zaman gerçekleştirilmişti ve Kıbrıs Türkleri hala ayakta,
yaşıyorlar.
12
Eylül darbesi, daha önceki
darbelerden daha acımasızdı. Bir kuşak da o zaman yitirdik. Şimdi halkın
üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi tepkisizlik varsa sebep darbelerdir.
Darbeler,
insanların sinir uçlarını yok etti!
Kemal
Kılıçdaroğlu toplumda yeni
bir heyecan yarattı ise, yenilikçi ve devrimci yapısından kaynaklanıyor.
Başbakan Erdoğan, “Onların cibilliyetini biliriz” dedi, haklı!
Cibilliyet
ne demektir? “Doğuştan
var olan huy ve karakter” demektir.
Kılıçdaroğlu’nun cibilliyetinde, doğuştan gelen “yenilikçi,
ilerici, yapıcı, yaratıcı ve dayanışmacı bir karakter” ve “Atatürk Devrimciliği”
var.
Recep
Beyin öfkesi sanırım
buradan geliyor(!)
|
|
|
KORKTUĞUMUZ BAŞIMIZA MI GELİYOR NE? |
|
|
|
Cumartesi, 21 Ağustos 2010 |
|
UZUN süredir, “Bu gidişat iyiye gidiş değildir,
açılım derken saçılıyoruz” diye yazıyor ve söylüyordum. Korktuğumuz
başımıza mı geliyor ne?
Sonunda iç çekişmelerin kavgaya dönüştüğünü,
çatışmaların başladığını görüyoruz.
Barışın ve huzurun beşiği sayılan beldelerin
başında gelen İnegöl’de yaşananları nasıl yorumlayacağız? Yoksa sadece
izlemekle mi yetineceğiz?
Ne demek bu Türk-Kürt ayrımcılığı, terör örgütünün
ekmeğine yağ mı sürülüyor?
Peki, Dörtyol’daki katliama ne demek lazım?
Dört polisi tarayan güç, sonra sır olup nerelere
gidiyor?
Ve insanlar birbirlerine giriyor?
Bunca yıl olmayan şey, nasıl bir anda oluyor veya
olduruluyor?
Yazık değil mi bu ülkeye?
Şu Anayasa Referandumu aklıma düştükçe, Habur Sınır
Kapısı’ndaki gövde gösterisi geliyor gözlerimin önüne. Hani dağdan inen PKK
militanları için düzenlenen tören geliyor!
Bütün bu belalar durduk yerde oluşmadı ki!
Açılım diye, diye birikti ve sonunda olan bizlere
oluyor.
Kardeş kardeşi vuruyor.
Ekmek parası için evinden yurdundan kopmuş veya
koparılmış insanlar bir anda neden kavgaya tutuşsun? Onları tahrik eden, fitne
fesat üzerine ihtisas yapmış provokatörler var.
İki taraf için de geçerli.
İnegöl’de amigolar ortaya çıktıysa, Dörtyol’da da
fırsatçılar çıkmıştır.
Dirliğin, birliğin düşmanları az mı?
Fitne fesatla Türk Ordusunu halkın gözünden
düşürmek için bin bir dümen sahneye konmuyor mu? Bu iş için malum korolar oluşmadı
mı?
Bugünkü olayların öncüleri de vardı; Samsun ve
Giresun’daki pusular ve tuzaklar bu günlerin işaret fişeği değil miydi?
Cumhurbaşkanı ne yapar bu ülkede?
Birinci görevi, kurumlar arasında işleyişi
sağlamaktır.
Polis ile asker arasında çekişme yaşanıyor, Abdullah
bey Afrika’yı dolaşıyor.
Yargı içinde garip şeyler oluyor, Abdullah bey Orta
Asya ülkelerinde..
Nerden çıktıysa çıkarıyor, terör örgütü ile ilgili
olarak “Çok güzel şeyler olacak” diyor. Olanlar oluyor, gün aşırı şehit
cenazeleri kalkıyor.
Sonra da bir şehit eşine, “Sana yeşil kart
verelim, sosyal yardımlaşmadan da para yardımı yaparlar” önerisi yapılıyor.
Devletin memur kadrolarına yandaşlar dolduruluyor,
resmi yazılara yanıt verecek eleman bulunamıyor. Araştırın bakalım,Diyanet
kadrosundan nerelere kaç bin yatay geçiş yapılmış? Ve kimler nasıl kolayca
terfi ettirilmiş?
Devlet Radyo ve Televizyonu olan TRT’ye kimler
nasıl alınmış, nerelerde özel görev verilmiş ve nasıl yüksek maaşlar ödenmiş?
Evet, belli kişiler için güzel şeyler oluyor ve
olduruluyor.
Ama milletin anası ağlıyor!
Aydın’da MHP İl binasına, “Sen açıldıkça
milletin anası ağlıyor” yazılı bir afişin asılması ise, “Devletin değil, AKP Valisi” diye eleştirilen Vali Coş tarafından gece yarısı polis zoruyla indiriliyor. Bu yüzden MHP lideri
iki gün sonra Hayır kampanyası için bu ile gidecek ve Vilayet binasına baka,
baka sanırım Vali Coş’a istifa çağrısı yapacak.
Bu Anayasa değişikliği
toplumun hangi kesimlerine neler getiriyor Allah aşkınıza?
Bu soruyu sorun ve
cevabını bulun, sonra gidip oy kullanın.
Yargı bağımsızlığımı
sağlıyor? Tam aksine!
Yargıyı tarafsız mı
yapıyor? Tam tersine!
Memurun durumunu mu
düzeltiyor? Alakası yok.
İşçileri yeni sosyal
haklar mı getiriyor? Hak getire!
Çiftçilere üretimi
artıracak destekler mi sağlıyor? Yoooo!
Kamu çalışanlarına toplu
sözleşme ve grev hakkı mı getiriyor? Asla!
12 Eylül darbecilerinden
hesap mı soruyor? Ne gezer!
İşsizlere iş imkanları mı
sağlıyor? Alakası yok!
Bölünme tehlikesini
ortadan mı kaldıracak? Hiç ilgisi yok!
O halde nedendir bunca
telaş, bunca miting, bunca dalaş?
Bütün bu çekişme ve
çatışmalar terör örgütünün işine yarıyor.
İç çatışmalar
yaygınlaştıkça İmralı’daki kan emici ellerini ovuşturuyor.
BDP kadrosu da zaten bu
yüzden ateşin üstüne benzin dökmeye çalışıyor.
Aksi olsaydı, Demirtaş ve arkadaşları Dörtyol’a gitmek için
yola çıkarlar mıydı?
Adamlar yaraya merhem
olmak için değil, yarayı kaşımak ve kangren hale getirmek için özel görev
almışlar sanki.
Bunu başarmak için de
mebus maaşı alıyorlar her ay.
Çevresinde ateş yakılmış
akrep haline geldik.
Yakındır, kendi kendimizi
zehirleyebiliriz.
İç ve dış düşmanlar zaten
bunu istiyorlar ve bekliyorlar.
Korktuğumuz başımıza mı
geliyor ne?
|
|
|
SİYASETİN ÜSLUBU DA BOZULDU |
|
|
|
Cuma, 13 Ağustos 2010 |
|
BİZ sanırdık ki, her şey yıpranır
ama siyasi üslup bozulmaz..
Yanılmışız, siyasetin üslubu da
bozuldu.
Eskiden bir Bülent Arınç vardı,
aklına değil ağzına geleni söylerdi.
Şimdi tüm parti liderleri hakaretle
söze giriyorlar, rakiplerini yerin dibine sokmak için dillerinden döküleni
mikrofondan haykırıyorlar:
“Recep efendi kul hakkı yemeye doymadın
mı? Allah gözünü doyursun!”
“Bana bak memur Kemal efendi; eline,
diline, beline sahip ol, yoksa..”
“Türkiye’yi Barzani ve İmralı ile bir
olup bölüp parçalıyorsun, seni ilerde Yüce Divan’a vermezsem namerdim!”
Bu referandum kampanyasında söylenenleri üşenmeden bir
yerlere not edin. Bekleyin bakalım, üç-beş yıl sonra vaat edilenlerin hangi
birini yerine getirebilecekler!
Veya hangisi sözünün eri çıkacak!
Siyasiler böyle de sonradan yetme basın
mensupları ve bu dönemde bitlenen kariyer
sahibi bazı kimseler farklı mı?
TV kanallarını açıyorsunuz, ciğeri beş
para etmeyen ama körü körüne AKP iktidarını savunan yandaşlar, ezberlerinde ne
varsa o ekran senin bu ekran benim diyerek konuşuyorlar.
Sanki maaşa bağlanmış alkışçılar gibi,
başımıza bir demokrat kesiliyorlar, bir bilgiçlik taslıyorlar ki, sormayın
gitsin.
Yahu kardeşim. Sen nereden çıktın?
Hangi mesleki birikiminle bu konuşmaları yapmaya kendini yetkili
sayıyorsun?
Cumhuriyet düşmanlığın nereden
kaynaklanıyor?
Bir büyük devrim olan Türkiye
Cumhuriyeti’ne neden bu denli düşmansın?
Koro halinde nasıl bir araya geldiniz
de hem devrimleri horluyorsunuz, hem dünyanın en güçlü ordularından biri olan
Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratmak istiyorsunuz?
Çıkarınız ne?
TV sayısı da öyle arttı ki, yandaşlar
hala yeni-yeni kanallar kurmak istiyorlar.
Değirmenin suyu nereden geliyorsa,
bulan alıyor, alan yenisini kuruyor.
Ya kazançları fazla veya başka işlerden
kazanıp bu işi de iktidar aşkına kotarıyorlar(!)
Yaş 70’e yaklaştı, şu çıkar işini
öğrenemedik gitti vesselam.
(Allah göstermesin, kursağımıza bir
haram lokma girse zehir zıkkım olur inanın..)
YAŞ kararları kesinleşti, ama yara
kapandı mı?
Mümkün mü?
Peki bütün bunlar neden oldu?
Ordu üst kademesindeki teamüle Başbakan
neden tahammül edemedi?
Aklıma bin bir şüphe geliyor. Ama hepsi
de Atlantik ötesinden kaynaklı şüpheler.
Sanki, ABD Irak’a çıkarken reddedilen
tezkerenin intikamını alıyor gibi geldi bana.
Ordu üst kademesinde eskiden “ABD
yanlısı” komutanların yer aldığı söylenirdi.
Şu an, ulusalcı komutanların ağırlıklı
olduğuna tanık olduk.
Dikkat edin ağır silahların bile kendi
sanayimizde üretimini seçtiler.
Tank, top, uzun namlulu silahlar,
pilotsuz uçaklar, gece gözetlemelerine imkan veren alet ve edevatlar hep içerde
yapılır hale geldi.
Bir ara Hava Kuvvetleri Komutanı’nın
Genelkurmay Başkanı olabileceği söylenince, “Bu bizde yok ki, ABD menşeli
bir seçenek” demişim.
Aklıma başka şeyler de gelmiyor değil;
örneğin Deniz Kuvvetleri’nde neden bu kadar amiral ve üst rütbeli subay yargıya
çağrılıyor?
Acaba, ABD Karadeniz’de ısrarla üs isterken
bu denizciler şiddetle karşı çıkmış olmasınlar? Ne bileyim işte, böyle
şüphelerim bile oldu.
Askeri Şura’dan bu yıl da ihraç
çıkmadı.
Peki, Ordu içinden dışarıya çıkarılan
belge ve bilgilerin sorumluları bulunmadı mı?
Bulunduysa bile neden ihraç edilemedi?
Yoksa, onlar da “demokrat subaylar” olarak
tarihe mi geçecekler?
Ne bileyim işte, biraz dertleşeyim
istedim.
Buna da hoşgörü ile bakın.
47 yıllık meslek deneyimimin
birikiminde esenliğe birlikte yelken açalım istedim.
Hayırlı Ramazanlar dilerim.
|
|
|
DOLMABAHÇE ZİRVESİNDE NELER KONUŞULDU? |
|
|
|
Cumartesi, 07 Ağustos 2010 |
|
HEMEN her gün gündemin başköşesine oturan bir konu var:
“27 Nisan E Muhtırası sonrasında
Başbakan Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt hangi konuda,
neler konuştular?”
Öyle ya, “E Muhtıra” denilen
şey, kulaklarımızı sağır eden, beyinleri zonklattıran şu “Balyoz, Poyrazköy, Ergenekon” iddialarından
daha somut bir gerçek:
“E Muhtıra, doğrudan doğruya askeri bir
eylemdir ve yasalara aykırıdır.”
Yani, 12 Mart Muhtırası’ndan
daha belgelidir.
Muhtırayı yazan, zamanın Genelkurmay Başkanı ne demişti?
Hatırlayın:
“Muhtırayı ben yazdım, kendi elimle o
saatte yazdım ve yayınladım.”
Ne işlem yapmıştı hükümet?
Hemen ertesi gün, bu muhtıranın kendilerine karşı yapılmış bir
hareket olduğunu belirterek “mağduriyet”
edebiyatına başlamıştı.
Daha sonra ne olmuştu?
Bir yandan erken seçim kararı alınırken, Başbakan Erdoğan, Dolmabahçe Sarayı’nda
Genelkurmay Başkanı Büyükanıt ile
tam iki buçuk saat süren bir zirvede buluşmuştu.
Orada neler konuşulmuştu?
Başbakan, “Bu konuşulanlar
benimle mezara gidecek” demişti.
Genelkurmay Başkanı da, “İki
kişi arasında geçen bir görüşmedir” deyip susmuştu.
Dudaklar mıh, o gün bugün herkes merak edip soruyor:
“Dolmabahçe zirvesinde neler konuşuldu?
Neden susuyorlar? Normal işleyen bir
Devlet hiyerarşisi içinde gizlilik olsa bile tutanaksız görüşme olur mu?”
Üstelik başka kuşkular da ifade ediliyor:
“Bu olaydan sonra yapılan seçimde AKP
oyları yüzde 47’ye nasıl çıktı?”
“ Orgeneral Büyükanıt için E-Muhtıra
için soruşturma bir yana, altına bir de milyarlık zırhlı bir makam arabası
tahsis edilmesi neyin nesi?”
Eğer terörle mücadele kapsamında bir önlem ise, Yaşar Paşa’dan bu konuda çok daha
riskli görevler üstlenmiş Genelkurmay Başkanları var; Doğan Güreş ve Hüseyin
Kıvrıkoğlu terörle mücadelede daha büyük işler yapmışlardı, hatta
terörün önü kesilmişti. AKP iktidarına sıfıra yakın bir PKK terörü
bırakılmıştı.
Terör almış başını gidiyor, ama Büyükanıt’a milyarlık bir zırhlı makam aracı tahsis ediliyordu. Kafaları
karıştıran, muhalefetin tepkisini çeken buydu.
TBMM eski Başkan vekillerinden Murat Sökmenoğlu’nun gerek siyasi çevrelerde, gerekse Devletin
üst yapısında geniş bir istihbarat gücü vardır. Geçenlerde hani bana, “Abi,
şu 102 tutuklama kararından sonra Genelkurmay Başkanı şahsen veya diğer 4
kuvvet komutanını da yanına alarak, ‘ben arkadaşlarıma sahip çıkamadığım
için Ağustos sonunu beklemeden şimdi istifa ediyorum’ diyebilir mi?” diye sormuştu.
Bu kez ben Murat beye sordum:
“Kulağın deliktir, Dolmabahçe zirvesi için hiç bir şey duymadın
mı?”
“Abi duysam bile kulaktan dolma şeyler!”
Demek ki, Murat Sökmenoğlu ucundan ötesinden bir şeyler biliyor.
“Benim duyduğum, gündem Cumhurbaşkanlığı konusu imiş!” dedim.
Çok çarpıcı şeyler söyledi:
“Abi sen de benim kaynaklarımla mı görüştün yoksa? Doğrudan budur
denemez, ama benim duyduğum şu; Genelkurmay Başkanı Yaşar Paşa Ankara’ya
döndükten sonra büyük bir keyif içinde bazı kuvvet komutanlarını aramış,
ipuçları vermiş!”
“Ne gibi ipuçları?”
“Demiş ki Yaşar Paşa, Yeni Cumhurbaşkanımız Milli Savunma
Bakanımız Vecdi Gönül olacak, telefon açın da şimdiden kutlayın.”
Bu ipuçlarının altında, Yaşar Paşa ile Erdoğan arasında ilkesel bir “mutabakat” yatıyor demektir. Peki bu mutabakat neden tutmadı?
Sökmenoğlu’na göre, parti
içinde güçlü olanlardan başta Bülent Arınç olmak üzere, Abdullah Gül ve
onu yakın olanlar isyan ediyorlar. Ve “Müslüman bir Cumhurbaşkanı” sloganı da galiba bu sırada doğuyor.
Bu bir tahmin ama tutuyor.
Biliyorsunuz, Cumhurbaşkanı seçiminde bu
sözler halkın hoşuna gitmiş, etkilenmişti.
Ben Yüksek Askeri Şura öncesi ve
görüşmeler sırasındaki gelişmeleri işte
bilgilerin ışığında izliyorum.
Balyoz’da tutuklama diye başlayıp
yakalama ile biten mahkeme kararına da akıl sır erdiremiyorum, andıç
soruşturması adı altında Kara Kuvvetleri Komutanı olacak Org. Hasan Iğsız’ın önünün kesilmesini de yargı
bağımsızlığının bir yerine oturtamıyorum.
Zaten her sabah uyandığımda merakla gazetelere sarılıyorum:
“Acaba Türk Ordusu’na bugün nereden bir
saldırı ve yıpratma gelecek?”
Veya TV programları için ekranı açmaya bile elim varmıyor:
“Vatanı işgalden kurtaran ve Bağımsız
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran; rejimi laik, demokratik ve sosyal bir
hukuk devleti temellerine oturtan ilerici, devrimci ve yenilikçi bir Ordu’ya
nasıl bu kadar düşman yetiştirmişiz?”
Vallahi çok merak ediyorum.
Allah sonumuzu hayır eylesin. Amin!
|
|
| | << Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>
| | Sonuçlar 1 - 9 Toplam: 182 |
|
|
Döviz Kuru(TCMB) |
| USD Alış | 1.5033 YTL | | USD Satış | 1.5106 YTL | | EURO Alış | 1.9179 YTL | | EURO Satış | 1.9272 YTL | |
|
Toplam Ziyaretçi |
|
59685793
|
|
Son 5 İlan |
| = Resimli | |
|