Anasayfa arrow Yazarlar arrow M. Uluğtekin Yılmaz
 
 
cheap software
oem software
cheap viagra
cheap cigarettes
M. Uluğtekin Yılmaz
Her yol Romaya çıkmıyor! Yazdır E-posta
Cumartesi, 04 Eylül 2010

İngiltere için ‘Demokrasinin beşiği’ denilse de çağdaş anlamda siyasi partilerin etkin gücünü ilk kez Amerika Birleşik Devletleri’nde görüyoruz. Zaten ünlü Fransız Anayasa Hukukçusu Maurice Duverger de böyle diyor. “Duverger, “Siyasî Partiler” adlı eserinin başlangıcında; günümüz siyasi partilerinin benzerlerinin Avrupa’da 1850’lerde görüldüğünü; oysa ABD’de çok daha önce (Demokrat Parti 1792) var olduğunu belirtir.

Masamda Hataylı rahmetli Ali Yanar kardeşimin 1976 yılında bana verdiği bir kitapçık var. ABD Anayasasını anlatıyor. Adı: “Halk Tarafından Kurulan Bir Hükümet” Bu kitapçık, Washington’daki Amerikan Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Catheryn Sackler-Hudson’un “Anayasamız ve Hükümetimiz” adlı eserinden yararlanılarak hazırlanmış. Doğru ve ilginç bilgiler içeriyor. Özellikle, bir siyasi partinin devleti yönetmek üzere seçilmesi demek, o siyasi partinin, devletin ‘tek gücü’ gibi davranamayacağı gerçeğini gözler önüne seriyor. Bir başka deyişle; o siyasi parti liderinin devletin başında  -Duverger’in deyimiyle- ‘seçilmiş kral’ olamayacağını anlatıyor. Yine bu kitapçık, halkın verdiği ‘demokratik’ güce dayanarak yürütmenin antidemokratik eylem ve işlemlere kalkışma yollarının bağımsız yargı ile kesinlikle tıkanması gerektiğini belirtiyor.

Şimdi ben sizlere bu kitapçığın “Demokratik Hükümetin Temel Prensipleri” bölümünden çok kısa paragraflar sunacağım. Buyurun efendim, okuyalım:

“(…) Birleşik Devletler demokrasisi içerisinde gayet dikkatle hesaplanmış bir yetki ayırımı vardır ki, Amerikan sisteminin esas prensipleri bu kuvvetler ayrılığı prensibine dayanır. Federal Hükümet’in üç bölümü -Yasama, Yürütme ve Yargı- yarı bağımsızdırlar.”

“Bu kontrol ve denge sistemi, Birleşik Devletler halkı tarafından iyi ve etkili bir demokratik yönetim için çok önemli görülen gayelerin doğmasını sağlar. Yargı kuvvetinin muhtariyeti (özerkliği), mahkemelerin bağımsızlığı ve siyasi, ekonomik ve sosyal baskılardan uzak kalmaları demektir. Yargı kuvveti böylelikle kanunları yorumlamak ve uygulamaktan ibaret olan görevini kolaylıkla yapacak durumda olmuş olur. Yetki ayırımı, hükümetin bir bölümünde gereğinden fazla yetkinin toplanmasına engel olur.”

“Bazı çevrelerde bu özellik yönetimde lüzumsuz yere yavaşlık ve yetersizlik yarattığı düşüncesiyle tenkit edilmiştir. (…) Bundan başka kontrol ve denge sistemi, acil vakalarda hükümetin ivedilikle ve etkili kararlar vermesine engel olmuş değildir.”

Nasıl, beğendiniz mi?

Demokratik devlet anlayışı işte budur! 

Şu da var ki; ‘daha çok özgürlük’ palavrasıyla, özellikle yasama dışındaki bağımsız güçlerin içine, aklı tutsak ‘askerlerle’ dolu ‘Truva atlarını’ sokma cinliği, çok tehlikeli bir oyundur. Yasama, yürütme ve yargı gücünün dengeli biçimde bağımsızlığı demokratik devletin temel direkleridir. Bu yöntem, iktidarın ‘elini-kolunu’ bağlamaz; aksine, elinin-kolunun yanlış yerlere ‘uzanmasına’ engel olur; bir zamanlar Demokrat Parti’nin başına gelen gibi…

Demokrat Parti, 1950’li yılların başında, mahkemelerden hoşuna gitmeyen kararlar çıkmaya başlayınca, 25 yılı dolan yargıçları ‘emeklilikle’ korkutma yoluna gitmişti. 1960 yılının Nisan ayında ise, Meclis’te -sadece kendi milletvekillerinden oluşan- “Tahkikat Komisyonu” kurarak; yasamaya, bir anlamda yargı görevi de yaptırmaya çalışmıştı.

Yola ‘Tek güç’ olmak için çıkmak, baştan yanlıştır.

Çünkü her yol, artık Roma’ya çıkmıyor!

Haftaya buluşmak dileğiyle, esen kalın efendim

 
Eşek Partisi! Yazdır E-posta
Cuma, 27 Ağustos 2010

Geçtiğimiz Temmuz ayında Irak'ın kuzeyinde "Eşek Partisi" adında bir siyasi parti kurulduğunu öğrenince, doğrusu çok sevindim. Üstelik haberde, Genel Başkan'dan başlayarak parti yöneticilerinin, eşeklere verilen adlarla anılacağının belirtilmesi de çok hoştu. Habere göre, partinin genel başkanına ‘Genel Başkan' denilmeyecek -büyük erkek eşek anlamında- ‘Himar' denilecekmiş! Bitmedi... Parti merkezleri de ‘Han'; yani ‘Ahır' olarak anılacakmış!

Eşeklere verilen bu değeri alkışlıyorum. Kendimi bildim bileli biz insanların bu canlılara çok haksızlık ettiğine inanırım. Küfürlerimizin içinde ‘eşek' başköşededir; "Eşekoğlu eşek", "eşek kafalı" gibi... Üstelik sırtına öfkemizi iyice bindirmek için de çift ‘ş' kullanır; ‘eşşek' diye pekiştirerek söyleriz. Anlayış kıtlığının (ahmaklığın) tanımını eşekle yaparız. İnatçı kişiler için "eşek inadı var" deriz. Ve daha neler neler...

Pekiyi... Bu hakaretlere eşekler lâyık mı? Bence hayır! Ama gel gör ki; ceylan, zürafa gibi güzel gözlü olan bu çilekeş canlıların adını kullanarak, kendimizi tuhaf biçimde rahatlatıyoruz. Sadece biz sıradan insanlar değil; padişahlar bile ahmakları eşek adıyla paylamışlar. Söz gelimi, beğendiğim 3. Selim Han gibi! (1798'de Napolyon'un Mısır'a saldırısından haberi olmayan Paris elçisi Seyit Ali Efendi'ye "Ne eşek herifmiş" der.)

Eşeklere yüklenen ağır yüke karşın hiç ses çıkarmaması, onların duyarsızlığından değildir. Yaratılışlarında sahiplerine karşı sonsuz özveride bulunma vardır. Bu durum ancak takdir edilecek bir özelliktir. Yine onlar için ‘inatçı' tanımlaması da yanlıştır. Önündeki bir çukuru geçmek istememesi kendisini koruma dürtüsünün yüksekliğindendir. Hiçbir insan hiçbir eşeğe, kendisini ‘tehlikeye' atmasını gönüllü yaptıramadığı gibi; zorla da yaptıramaz. Bunun adı ‘inat' değil, saygı duyulacak bir yetenek olmalıdır. Biz insanlar çoğu canlıları -buna insanlar da dahil- istediğimiz gibi yönetmeye, aldatmaya, gerçek dışı güzel sözlerle kandırmaya alıştığımız için, eşeklerden gördüğümüz bu direniş karşısında şaşırıyoruz. Biz akıllı, biz zeki insanlar; eşeklerin bu özelliğini göz ardı etmenin kolayını da bulmuşuz; onu inatçı, ahmak gibi aşağılayıcı sözlerle adlandırarak rahatlıyoruz.

Maraş destanını başlatan Sütçü İmam'ın torunu sevgili dostum Yaşar Türkkorur'la yıllar önce yaptığımız bir televizyon çekimi sonrasında sohbet ederken bana eşeklerinin özelliklerini anlatmıştı. Olay şöyle: Yaşar Beylerin evleri ile üzüm bağlarının arası 3 km.dir. Üzümleri yeni aldıkları eşekleriyle evlerine bir-iki kez getirirler. Bu gelişlerde ev halkı eşeği karşılar; dış kapıya gelip sandıkları eşeğin sırtından indirir... Alıştırma seferi olan bu bir-iki seferden sonra, bağda eşeğe üzüm kasaları yüklenir ve eşek tek başına eve kadar gelir. Ancak dış kapıda o ilk geldiği çizgide durur. Ev halkından birisi çıkana kadar saatlerce bekler. Hiç kimse onu yüküyle bir adım öteye götüremez. Yükü boşalınca da tekrar bağa döner... Şimdi bu eşeğe ‘dış kapıdan içeri niçin girmedi' diyemezsiniz. Daha önce oraya kadar gelmiştir. İlerisinde başına ne gelecek bilmiyor. İşte burada eşek kendisini koruyor. Yalvarsanız da, tehditler savursanız da ona bir adım bile attıramazsınız; bu durumda onu ancak sürükleyerek yürütebilirsiniz... Nâzım'ın dediği gibi "Gocuklu celep kaldırınca sopasını" kesim yerine mağrur biçimde koşan koyunlara benzemez eşekler...

Onlar kararlıdır, onlar tavırlıdır!

Haftaya buluşmak dileğiyle...

 

 
Kürt Dosyası okunmalı! Yazdır E-posta
Cumartesi, 21 Ağustos 2010

Eric Hoffer’i bilir misiniz? O, yoksul, kimsesiz, hatta görme özürlü bir çocukluk dönemi geçirmesine karşın; eleştirel aklı diri tutmuş; sloganlar denizinde boğulmamış ender insanlardan birisidir. Tanınmış eseri “Kesin İnançlılar”da özet olarak şöyle der: ‘Kesin inançlı’ bir kişi; inancına uymayan gerçeklere kaşı kördür, sağırdır, dilsizdir.

İmralı’daki terörist başı, Prof. Dr. Abdulhalûk Çay’ın “Her Yönüyle Kürt Dosyası” kitabını avukatlarından istemiş. Kuşkusuz okuyacak. Bunca zaman gerçeklerden kaçan birisinin ‘gerçekle’ buluşmak istemesi sevindirici. Ancak çok geç kalınmış bir davranış bu. Yurdumuzun seçkin kültür tarihçilerinden olan değerli dostum Abdulhalûk Çay’ın bu kitabı yayımlanalı 17 yıl oluyor. Kaldı ki; Sayın Çay, “Kürt Dosyası”na giriş olabilecek “Anadolu'da Türk Damgası Koç Heykel-Mezar Taşları” konusundaki eserini 1983 yılında yayımladı. O kişi ve onun gibiler zamanında sadece Abdulhalûk Çay’ı okusalardı, emperyalizmin böylesine acımasız bir tetikçisi olmayabilirlerdi.

Yayınlardan söz açtık; sürdürelim… Berfin Bahar dergisi Ağustos sayısıyla bilgiye, kültüre yine kanat takmış. Bu dergi toplumcu bakışıyla görünmezleri görüyor. Cumhur Utku’nun “Bir Kuvayı Milliye Müfreze Komutanının Anlattıkları” insanı sarsıyor. Vecihi Timuroğlu dergiye farklılık katmış. Tüm şiirler görkemli; ama izninizle Ayten Ekmekçi Özmeral’ı öncelikle kutluyorum. Küresel sömürünün ne olduğunu gerçekten anlamak istiyorsanız; Bertan Onaran’ın “Eduardo Galeano Diyor ki” sini kesinlikle okumalısınız. İsmet Arslan ise dergiye bir kapak güzelliği sunmuş…

Sıcakların yüzümüzü asmaya çalıştığı şu günlerde İbrahim Eroğlu’nun “A’dan Z’ye One Minute Fıkraları” kitabıyla gülebilirsiniz. Bir önerim daha var: Yüreğindeki ‘çocuğu’ yaşatanlar, Ahmet Gülüm’ün “Okula El Salla” eseriyle o ‘çocuğu’ besleyebilirler… Berfin Bahar dergisine ve bu iki esere 212. 513 79 00 numaralı telefondan erişebilirsiniz.

Fikirleriyle, yoluyla “Eline, beline, diline sahip ol” öz deyişini bize armağan eden Hoca Ahmet Yesevî’nin adını taşıyan “Yesevî” dergisini, sevgili Erdoğan Aslıyüce çıkarıyor. Gökçeadayı henüz görmedim. İnanın, Aslıyüce’nin yazısıyla bu adayı görmüş, gezmiş gibi oldum. Ama kimse kusura bakmasın; bu derginin Ağustos sayısına Nazan Sezgin Hanımefendi’nin  “Kandemiroğlu ve Fenerli Beyler” yazısı damgasını vurmuş. Harika bir çalışma. Görkemli bir anlatım. Sayın Sezgin, Boğdan (Romanya-Moldova) Voyvodası’nın Osmanlı’da yetişen oğlu Kandemiroğlu’ndan söz ederken:Beyzade Dumitraşku, Osmanlı sarayında 25 yıl kaldı. Türk müziğinde eser bırakan kıymetli bir besteci olarak yetişen çağının bu parlak entellektüeli Doğu ve Batı dillerini bilirdi” diyor. Yazıdan öğreniyoruz; daha sonra bu Kandemiroğlu, Boğdan Voyodası da olur. Ama Prut seferi sırasında Osmanlı’yı bırakıp Rusların yanına geçer. Rusya’da Osmanlı Tarihi’ni yazar. Ve daha nice ilginç ayrıntılar… Yazının görkemi yanında yazardaki anlayış güzelliği de harika: Türk müziğine kendine özgü ‘Kandemiroğlu notası’ yöntemini ve güzel besteler armağan eden; dolayısıyla Türk kültüründe iz bırakan birisinin Ruslarca aldatılmış olmasını, değerli yazar adeta bir talihsizlik olarak görüyor. Onu fazla örselemiyor; ki bu yaklaşım ancak bir Türk gönlünde bulunabilir. Yazarı alkışlıyorum.

İliştiri: Bir hafta önceki yazımda söz ettiğim Çukurova Sanat dergisinin e.posta adresinin doğrusu şudur: http://www.cukurovasanatdergisi.com düzeltir, özür dilerim.

Haftaya buluşmak dileğiyle

 

 

 
Asker görevini yapmıştır! Yazdır E-posta
Cuma, 13 Ağustos 2010

İngiltere bu dünyada, emperyalizmin gerçekten “usta öğreticisi”dir. Bu devletin dünya üzerindeki maddi ve psikolojik egemenliği 2. Dünya Savaşı sonuna kadar sürdü. Dünya adeta onundu; Çin’den, Hindistan’dan, Mısır’dan, Güney Amerika kıyılarına kadar borusu öterdi... Ta ki, ABD ile egemenlik paylaşım kararına vardığı 1945 San Fransisko Konferansı’na kadar. Günümüzün ABD’si de, AB’si de o yıllarda İngiltere idi! Bırakınız Kraliçe’yi ve Başbakanı’nı; valisi bile, bir acayip idi bu devletin. Hint Racaları, Hindistan Genel Valisi’nin konutuna bahçe kapısından başlayarak sürünerek girmek zorundaydı! Her emperyalist gibi kuralsız ve acımasızdı. İngiliz pamuklu kumaşlarının Hindistan’da pazar bulması için, Hint ipeklisi dokuyan Hintli ustaların ellerini bileklerinden kestiriyordu!

Şimdi size bir olay anlatacağım: 1934 yılının Temmuz ayı… İngiltere’nin Akdeniz filosu, Akdeniz’de (Aynen günümüz ABD’nin 6. filosu gibi) dolanıp durmaktadır. Bu filo, Adalar Denizi’nde (Ege’de) Sisam Adası yakınına gelir. Birkaç İngiliz askeri tekneyle Kuşadası’nın Dipburun yöresindeki Kanapiçe Koyu kıyısına yaklaşır. Denizciler karaya çıkar. Tam o sırada Dipburun Karakol erleri “Dur! Teslim ol!” diye uyarır. İngiliz askerleri Mehmetçiğin bu uyarısını dinlemeyip, teknelerine doğru kaçarlarken, Balıkesirli Er Musa şaşmaz tüfeğinin tetiğini arka arkaya çeker. İngiliz subaylarından birisi ölü olarak denize düşer, diğerleri ise ağır biçimde yaralanır.

Kuşadası Kaymakamı Dilaver Argun Ankara’yı bilgilendirir. İngilizler öfkelidir: Dün kurulan zayıf bir devletin askeri, nasıl olur da İngiliz askerini öldürür! Bu olacak şey değildir. Türkiye toprağı ne demekmiş? Her İngiliz, izinsiz olarak her devletin toprağına ayak basabilir!

Bu öfke selinde görüşmeler başlar. İngilizler “Er Musa’nın kesinlikle cezalandırılmasını” isterler… Ve çok geçmeden daha büyük bir donanma ile Kuşadası kıyılarına yanaşmak için harekete geçerler.

Hükümet bu gelişmeleri, Bolu’yu ziyaret etmekte olan Atatürk’e 18 Temmuz akşamı telgrafla bildir. Olayı öğrenen Atatürk ne yapar? Atatürk, ‘Atatürk gibi’ iş yapar! O an Cevat Abbas’a Ankara’ya iletilmek üzere “Türk askeri, kendisine düşen vazifeyi yapmıştır” der ve Bolu’dan ayrılır. Hükümet ise Kaymakam Dilaver Ergun’a bir takdirname ve para ödülü gönderir. Bu arada. Ege bölgesindeki birlikler kısmi seferberlik durumuna geçirilir. İzmir Müstahkem Mevki Komutanlığı birlikleri, Balıkesir’den 2. Kolordu ile Afyon’daki 1. Kolordu bölgeye doğru yola çıkar!

Karar kesindir: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yöneten iktidar, “Er Musa için” dünyanın ‘kabadayısı’ İngiltere ile gerekirse savaşacaktır!

Bu kararlılık karşısında İngiliz elçisi, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ı ziyaret etmek zorunda kalır. Atatürk’ün Bakanı, Atatürk’ten aldığı talimat üzerine Elçi’yi hiç konuşturmadan, “İngiliz askerlerinin bağımsız bir devletin topraklarında ne işi vardır?” gibi seri sorularla bunaltır... Tehdit için gelen Elçi, sonunda özür diler ve sorun böylece kapanır. (Geniş bilgi için bkz: Garp Cephesi Kurmay Başkanı Asım Gündüz, “Hatıralarım”, Prof. Dr. Enver Konukçu, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 54, Kasım 2002, Halit Çapın, “Kuşadası Olayı” 15-17 Temmuz, 1970 Milliyet Gazetesi)
Bu olayda asker de görevini yapmıştır; hükümet de!

Bu olay Atatürk Cumhuriyetinin gururudur!

Pekiyi… Çuval olayı için tarih ne diyecek?

Hiç düşündünüz mü?

Haftaya buluşmak dileğiyle…

 
Edebiyatın serin iklimi& Yazdır E-posta
Cumartesi, 07 Ağustos 2010

Volkan yalazı sıcakların saldırısı yetmezmiş gibi Türkiye’nin gündemine giren olayların ‘ateşi’ de bizi yakıyor. Ama bu hafta da gündeme hiç bulaşmayacağım. Hatta, ‘İngilizci’ Mithat Paşa’nın Tuna Valiliği sırasında, bayrağımız için “Ayyıldız yanında haç da olabilir” demesi gibi; Diyarbakır Belediye Başkanı’nın uçuk-kaçık ‘çifte bayrak’ önerisinden filan da söz etmeyeceğim. Şu çılgın sıcaklarda sizleri sanatın, edebiyatın serin iklimine götürmek istiyorum.

Oğuz Paköz’ün öyküleri var önümde. “Sür Sürenin” adlı bu eseri okumak oldukça keyifli. Hani kitap okurken belli bir süre sonra doğal olarak yoruluruz ya… İşte o doğal ‘yorulma’ bu kitabı okurken semtinize bile uğramıyor. Bir başka deyişle tam bir tatil kitabı. Olaylar şiir diliyle anlatılıyor. Ve bu anlatımın özünde; deyimlerin, atasözlerinin, bilmecelerin, tekerlemelerin izi var. Kitaba kimi zaman Dede Korkut tavrı, kimi zaman Karacoğlan deyişi egemen. Bu sözlerimden, eseri sadece çocuklara yönelik bir çalışma olarak görmeyiniz. Doğrusu, okurken ben öyle bir yargıya varmadım. Bakınız, yazar bu yöntemi niçin seçtiğini şöyle anlatıyor: “Yazmadan duramazdım/Öykü yitip gitmesin/Bu gelenek bitmesin/Eskinin gülmecesini/Kapalı bilmecesini/Çözülmesini istedim/Emek verdim öylece/Hem duyurdum böylece”.

Dr. Oğuz Paköz, gerçek bir edebiyat insanı. Kahramanmaraş’ta dokuz yıldır özveriyle yayımlanan çok beğendiğim ALKIŞ dergisinin de sahibi. Bu dergiyi yayına sevgili Nihat Yücel hazırlıyor. (Nihat Yücel eski dostum. 1976 da çıkardığı ÖNCÜLER dergisinde benim de şiirlerim yayımlanırdı.) Değerli okurlar; “Sür Sürenin”  bir eğitim kurumu yayını. Bu esere Kahramanmaraş Millî Eğitim Müdürlüğü’nden ulaşabilirsiniz.

Berfin Yayınları, dur durak bilmeden kitap yayınlıyor. Sadece kitap mı? 16 yıldır Berfin Bahar dergisini ayakta tutuyor. Bu alkışlanacak bir özveridir. Sayın İsmet Arslan’ı kutluyorum. Toplumcu edebiyatın güzellikler bahçesi olan bu dergi kesinlikle izlenmeli. Diğer sayıları gibi; Haziran ve Temmuz sayıları da dopdoluydu. Haziran sayısında Halit Payza’nın Nâzım’ın “Şeyh Bedrettin Destanı”nı irdeleme yöntemi harikanın da ötesinde bir çalışma. İzzet Harun Akçay’ın Temmuz sayısındaki “Roman Notları” ise bilmediklerimizi bildiriyor. Dergiye ve Berfin Yayınları’na www.berfin.net sitesinden veya 0.212. 513 79 00 numaralı telefondan erişebilirsiniz.

Sevgili Abdullah Beyceoğlu kültürün Adana cephesini sıkı tutuyor. Çukurova Sanat dergisine Türkçü çizgide ne kadar sanat insanı varsa toplamış. Bu dergideki güzellikler içinde güzeli seçmek zor. Ama. Sevim Çakıcı’nın Bursa’yı anlatan “Firuze Düşlü Şehir” şiiri çok çarpıcı. Bu dergi okunmalı. Site adresi: www.cukurovadasanat.com ,Telefonu: 0 539 332 58 79.

Dergi ve yayıncılık deyince Gaziantep’de, Mehmet Kara gelir akla. “Mavi” ilginç bir mevsim dergisi. Bir başka deyişle Mavi, her mevsim edebiyat dünyamızı besleyen arı-duru bir kaynak. Bu dergimizin telefonu ise;  0 342 338 06 44.

Bu hafta konuğumuz kitap ve dergilerdi… Niçin dergiler? Dergiler, olayların, fikirlerin, sanatın sakinlik içinde sürekli üretildiği önemli bir kaynaktır da ondan! Bizler 18 yüzyılda bir üçgenin iç açılarının toplamını bilmeyen geometriden habersiz topçu subayları barındırırken, Avrupa’da geometri dergileri kapışılıyordu. Okumak insana özgüdür. Ve dergiler bir okul gibi insan yetiştirir.

Haftaya buluşmak dileğiyle; esen kalın.

 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 1 - 9 Toplam: 164
Köylerimiz
ÇavuşKöyü
ÇavuşKöyü
Doğankent
Doğankent
Dişli
Dişli
Döviz Kuru(TCMB)
USD Alış1.5033 YTL
USD Satış1.5106 YTL
EURO Alış1.9179 YTL
EURO Satış1.9272 YTL
Foruma Son Eklenenler
Toplam Ziyaretçi
59685433
Son 5 İlan


 
= Resimli
 
 
 
cheap software downloads
Adobe photoshop oem softwarebuy adobe photoshopcheap oem store
cheap software
adobe,corel,microsoftcheap cigarettes
oem software