|
|
M. Uluğtekin Yılmaz
|
Her yol Romaya çıkmıyor! |
|
|
|
Cumartesi, 04 Eylül 2010 |
|
İngiltere için ‘Demokrasinin beşiği’ denilse de
çağdaş anlamda siyasi partilerin etkin gücünü ilk kez Amerika Birleşik
Devletleri’nde görüyoruz. Zaten ünlü Fransız Anayasa Hukukçusu Maurice Duverger
de böyle diyor. “Duverger, “Siyasî Partiler” adlı eserinin başlangıcında;
günümüz siyasi partilerinin benzerlerinin Avrupa’da 1850’lerde görüldüğünü;
oysa ABD’de çok daha önce (Demokrat Parti 1792) var olduğunu belirtir.
Masamda Hataylı rahmetli Ali Yanar kardeşimin 1976
yılında bana verdiği bir kitapçık var. ABD Anayasasını anlatıyor. Adı: “Halk
Tarafından Kurulan Bir Hükümet” Bu kitapçık, Washington’daki Amerikan
Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Catheryn Sackler-Hudson’un “Anayasamız ve
Hükümetimiz” adlı eserinden yararlanılarak hazırlanmış. Doğru ve ilginç
bilgiler içeriyor. Özellikle, bir siyasi partinin devleti yönetmek üzere
seçilmesi demek, o siyasi partinin, devletin ‘tek gücü’ gibi davranamayacağı
gerçeğini gözler önüne seriyor. Bir başka deyişle; o siyasi parti liderinin
devletin başında -Duverger’in deyimiyle-
‘seçilmiş kral’ olamayacağını anlatıyor. Yine bu kitapçık, halkın verdiği
‘demokratik’ güce dayanarak yürütmenin antidemokratik eylem ve işlemlere
kalkışma yollarının bağımsız yargı ile kesinlikle tıkanması gerektiğini
belirtiyor.
Şimdi ben sizlere bu kitapçığın “Demokratik
Hükümetin Temel Prensipleri” bölümünden çok kısa paragraflar sunacağım. Buyurun
efendim, okuyalım:
“(…) Birleşik Devletler demokrasisi içerisinde
gayet dikkatle hesaplanmış bir yetki ayırımı vardır ki, Amerikan sisteminin
esas prensipleri bu kuvvetler ayrılığı prensibine dayanır. Federal Hükümet’in
üç bölümü -Yasama, Yürütme ve Yargı- yarı bağımsızdırlar.”
“Bu kontrol ve denge sistemi, Birleşik Devletler
halkı tarafından iyi ve etkili bir demokratik yönetim için çok önemli görülen
gayelerin doğmasını sağlar. Yargı kuvvetinin muhtariyeti (özerkliği),
mahkemelerin bağımsızlığı ve siyasi, ekonomik ve sosyal baskılardan uzak
kalmaları demektir. Yargı kuvveti böylelikle kanunları yorumlamak ve
uygulamaktan ibaret olan görevini kolaylıkla yapacak durumda olmuş olur. Yetki
ayırımı, hükümetin bir bölümünde gereğinden fazla yetkinin toplanmasına engel
olur.”
“Bazı çevrelerde bu özellik yönetimde lüzumsuz yere
yavaşlık ve yetersizlik yarattığı düşüncesiyle tenkit edilmiştir. (…) Bundan
başka kontrol ve denge sistemi, acil vakalarda hükümetin ivedilikle ve etkili
kararlar vermesine engel olmuş değildir.”
Nasıl, beğendiniz mi?
Demokratik devlet anlayışı işte budur!
Şu da var ki; ‘daha çok özgürlük’ palavrasıyla,
özellikle yasama dışındaki bağımsız güçlerin içine, aklı tutsak ‘askerlerle’
dolu ‘Truva atlarını’ sokma cinliği, çok tehlikeli bir oyundur. Yasama, yürütme
ve yargı gücünün dengeli biçimde bağımsızlığı demokratik devletin temel
direkleridir. Bu yöntem, iktidarın ‘elini-kolunu’ bağlamaz; aksine,
elinin-kolunun yanlış yerlere ‘uzanmasına’ engel olur; bir zamanlar Demokrat
Parti’nin başına gelen gibi…
Demokrat Parti, 1950’li yılların başında,
mahkemelerden hoşuna gitmeyen kararlar çıkmaya başlayınca, 25 yılı dolan
yargıçları ‘emeklilikle’ korkutma yoluna gitmişti. 1960 yılının Nisan ayında
ise, Meclis’te -sadece kendi milletvekillerinden oluşan- “Tahkikat Komisyonu”
kurarak; yasamaya, bir anlamda yargı görevi de yaptırmaya çalışmıştı.
Yola ‘Tek güç’ olmak için çıkmak, baştan yanlıştır.
Çünkü her yol, artık Roma’ya çıkmıyor!
Haftaya buluşmak dileğiyle, esen kalın efendim
|
|
|
Eşek Partisi! |
|
|
|
Cuma, 27 Ağustos 2010 |
|
Geçtiğimiz Temmuz ayında Irak'ın kuzeyinde "Eşek Partisi" adında bir siyasi parti
kurulduğunu öğrenince, doğrusu çok sevindim. Üstelik haberde, Genel Başkan'dan
başlayarak parti yöneticilerinin, eşeklere verilen adlarla anılacağının
belirtilmesi de çok hoştu. Habere göre, partinin genel başkanına ‘Genel Başkan'
denilmeyecek -büyük erkek eşek anlamında- ‘Himar'
denilecekmiş! Bitmedi... Parti merkezleri de ‘Han'; yani ‘Ahır' olarak anılacakmış!
Eşeklere verilen bu değeri alkışlıyorum.
Kendimi bildim bileli biz insanların bu canlılara çok haksızlık ettiğine
inanırım. Küfürlerimizin içinde ‘eşek' başköşededir; "Eşekoğlu eşek", "eşek kafalı"
gibi... Üstelik sırtına öfkemizi iyice bindirmek için de çift ‘ş' kullanır; ‘eşşek' diye pekiştirerek söyleriz.
Anlayış kıtlığının (ahmaklığın) tanımını eşekle yaparız. İnatçı kişiler için "eşek inadı var" deriz. Ve daha neler
neler...
Pekiyi... Bu hakaretlere eşekler lâyık mı?
Bence hayır! Ama gel gör ki; ceylan, zürafa gibi güzel gözlü olan bu çilekeş
canlıların adını kullanarak, kendimizi tuhaf biçimde rahatlatıyoruz. Sadece biz
sıradan insanlar değil; padişahlar bile ahmakları eşek adıyla paylamışlar. Söz
gelimi, beğendiğim 3. Selim Han
gibi! (1798'de Napolyon'un Mısır'a saldırısından haberi olmayan Paris elçisi
Seyit Ali Efendi'ye "Ne eşek herifmiş"
der.)
Eşeklere yüklenen ağır yüke karşın hiç ses
çıkarmaması, onların duyarsızlığından değildir. Yaratılışlarında sahiplerine
karşı sonsuz özveride bulunma vardır. Bu durum ancak takdir edilecek bir
özelliktir. Yine onlar için ‘inatçı' tanımlaması da yanlıştır. Önündeki bir
çukuru geçmek istememesi kendisini koruma dürtüsünün yüksekliğindendir. Hiçbir
insan hiçbir eşeğe, kendisini ‘tehlikeye' atmasını gönüllü yaptıramadığı gibi;
zorla da yaptıramaz. Bunun adı ‘inat' değil, saygı duyulacak bir yetenek
olmalıdır. Biz insanlar çoğu canlıları -buna insanlar da dahil- istediğimiz
gibi yönetmeye, aldatmaya, gerçek dışı güzel sözlerle kandırmaya alıştığımız
için, eşeklerden gördüğümüz bu direniş karşısında şaşırıyoruz. Biz akıllı, biz
zeki insanlar; eşeklerin bu özelliğini göz ardı etmenin kolayını da bulmuşuz;
onu inatçı, ahmak gibi aşağılayıcı sözlerle adlandırarak rahatlıyoruz.
Maraş destanını başlatan Sütçü İmam'ın torunu sevgili dostum Yaşar Türkkorur'la yıllar önce
yaptığımız bir televizyon çekimi sonrasında sohbet ederken bana eşeklerinin
özelliklerini anlatmıştı. Olay şöyle: Yaşar Beylerin evleri ile üzüm bağlarının
arası 3 km.dir.
Üzümleri yeni aldıkları eşekleriyle evlerine bir-iki kez getirirler. Bu
gelişlerde ev halkı eşeği karşılar; dış kapıya gelip sandıkları eşeğin
sırtından indirir... Alıştırma seferi olan bu bir-iki seferden sonra, bağda eşeğe
üzüm kasaları yüklenir ve eşek tek başına eve kadar gelir. Ancak dış kapıda o
ilk geldiği çizgide durur. Ev halkından birisi çıkana kadar saatlerce bekler.
Hiç kimse onu yüküyle bir adım öteye götüremez. Yükü boşalınca da tekrar bağa
döner... Şimdi bu eşeğe ‘dış kapıdan içeri niçin girmedi' diyemezsiniz. Daha önce
oraya kadar gelmiştir. İlerisinde başına ne gelecek bilmiyor. İşte burada eşek
kendisini koruyor. Yalvarsanız da, tehditler savursanız da ona bir adım bile
attıramazsınız; bu durumda onu ancak sürükleyerek yürütebilirsiniz... Nâzım'ın dediği gibi "Gocuklu celep kaldırınca sopasını"
kesim yerine mağrur biçimde koşan koyunlara benzemez eşekler...
Onlar kararlıdır, onlar tavırlıdır!
Haftaya buluşmak dileğiyle...
|
|
|
Kürt Dosyası okunmalı! |
|
|
|
Cumartesi, 21 Ağustos 2010 |
|
Eric Hoffer’i bilir misiniz? O, yoksul, kimsesiz, hatta görme özürlü bir
çocukluk dönemi geçirmesine karşın; eleştirel aklı diri tutmuş; sloganlar
denizinde boğulmamış ender insanlardan birisidir. Tanınmış eseri “Kesin İnançlılar”da özet olarak şöyle
der: ‘Kesin inançlı’ bir kişi; inancına
uymayan gerçeklere kaşı kördür, sağırdır, dilsizdir.
İmralı’daki terörist başı, Prof. Dr. Abdulhalûk Çay’ın “Her Yönüyle Kürt Dosyası” kitabını
avukatlarından istemiş. Kuşkusuz okuyacak. Bunca zaman gerçeklerden kaçan
birisinin ‘gerçekle’ buluşmak istemesi sevindirici. Ancak çok geç kalınmış bir
davranış bu. Yurdumuzun seçkin kültür tarihçilerinden olan değerli dostum
Abdulhalûk Çay’ın bu kitabı yayımlanalı 17 yıl oluyor. Kaldı ki; Sayın Çay,
“Kürt Dosyası”na giriş olabilecek “Anadolu'da
Türk Damgası Koç Heykel-Mezar Taşları” konusundaki eserini 1983 yılında yayımladı. O kişi ve onun
gibiler zamanında sadece Abdulhalûk Çay’ı okusalardı, emperyalizmin böylesine
acımasız bir tetikçisi olmayabilirlerdi.
Yayınlardan söz açtık;
sürdürelim… Berfin Bahar
dergisi Ağustos sayısıyla bilgiye, kültüre yine kanat takmış. Bu dergi toplumcu
bakışıyla görünmezleri görüyor. Cumhur
Utku’nun “Bir Kuvayı Milliye Müfreze Komutanının Anlattıkları”
insanı sarsıyor. Vecihi
Timuroğlu dergiye farklılık katmış. Tüm şiirler görkemli; ama
izninizle Ayten Ekmekçi
Özmeral’ı öncelikle kutluyorum. Küresel sömürünün ne olduğunu
gerçekten anlamak istiyorsanız; Bertan
Onaran’ın “Eduardo Galeano Diyor ki” sini kesinlikle okumalısınız.
İsmet Arslan
ise dergiye bir kapak güzelliği sunmuş…
Sıcakların yüzümüzü
asmaya çalıştığı şu günlerde İbrahim
Eroğlu’nun “A’dan Z’ye One Minute Fıkraları” kitabıyla
gülebilirsiniz. Bir önerim daha var: Yüreğindeki ‘çocuğu’ yaşatanlar, Ahmet Gülüm’ün “Okula El
Salla” eseriyle o ‘çocuğu’ besleyebilirler… Berfin Bahar dergisine ve bu iki
esere 212. 513 79 00
numaralı telefondan erişebilirsiniz.
Fikirleriyle,
yoluyla “Eline, beline, diline
sahip ol” öz deyişini bize armağan eden Hoca Ahmet Yesevî’nin adını
taşıyan “Yesevî”
dergisini, sevgili Erdoğan
Aslıyüce çıkarıyor. Gökçeadayı henüz görmedim. İnanın,
Aslıyüce’nin yazısıyla bu adayı görmüş, gezmiş gibi oldum. Ama kimse kusura
bakmasın; bu derginin Ağustos sayısına Nazan
Sezgin Hanımefendi’nin
“Kandemiroğlu ve Fenerli Beyler” yazısı damgasını vurmuş. Harika bir
çalışma. Görkemli bir anlatım. Sayın Sezgin, Boğdan (Romanya-Moldova)
Voyvodası’nın Osmanlı’da yetişen oğlu Kandemiroğlu’ndan söz ederken: “Beyzade Dumitraşku, Osmanlı sarayında 25 yıl kaldı. Türk müziğinde eser
bırakan kıymetli bir besteci olarak yetişen çağının bu parlak entellektüeli
Doğu ve Batı dillerini bilirdi” diyor.
Yazıdan öğreniyoruz; daha sonra bu Kandemiroğlu, Boğdan Voyodası da olur. Ama Prut seferi sırasında Osmanlı’yı
bırakıp Rusların yanına geçer. Rusya’da Osmanlı
Tarihi’ni yazar. Ve daha nice ilginç ayrıntılar… Yazının görkemi yanında
yazardaki anlayış güzelliği de harika: Türk müziğine kendine özgü ‘Kandemiroğlu notası’ yöntemini ve güzel besteler armağan eden; dolayısıyla Türk kültüründe iz bırakan birisinin
Ruslarca aldatılmış olmasını, değerli yazar adeta bir talihsizlik olarak
görüyor. Onu fazla örselemiyor; ki bu yaklaşım ancak bir Türk gönlünde
bulunabilir. Yazarı alkışlıyorum.
İliştiri: Bir hafta önceki yazımda
söz ettiğim Çukurova Sanat
dergisinin e.posta adresinin doğrusu şudur: http://www.cukurovasanatdergisi.com
düzeltir, özür dilerim.
Haftaya buluşmak dileğiyle
|
|
|
Asker görevini yapmıştır! |
|
|
|
Cuma, 13 Ağustos 2010 |
|
İngiltere bu dünyada, emperyalizmin
gerçekten “usta öğreticisi”dir. Bu
devletin dünya üzerindeki maddi ve psikolojik egemenliği 2. Dünya Savaşı sonuna
kadar sürdü. Dünya adeta onundu; Çin’den, Hindistan’dan, Mısır’dan, Güney
Amerika kıyılarına kadar borusu öterdi... Ta ki, ABD ile egemenlik paylaşım
kararına vardığı 1945 San Fransisko Konferansı’na kadar. Günümüzün ABD’si
de, AB’si de o yıllarda İngiltere idi! Bırakınız Kraliçe’yi ve Başbakanı’nı;
valisi bile, bir acayip idi bu devletin. Hint Racaları, Hindistan Genel Valisi’nin konutuna bahçe kapısından başlayarak
sürünerek girmek zorundaydı! Her emperyalist gibi kuralsız ve acımasızdı.
İngiliz pamuklu kumaşlarının Hindistan’da pazar bulması için, Hint ipeklisi
dokuyan Hintli ustaların ellerini bileklerinden kestiriyordu!
Şimdi size bir olay anlatacağım: 1934
yılının Temmuz ayı… İngiltere’nin Akdeniz filosu, Akdeniz’de (Aynen günümüz
ABD’nin 6. filosu gibi) dolanıp durmaktadır. Bu filo, Adalar Denizi’nde
(Ege’de) Sisam Adası yakınına gelir.
Birkaç İngiliz askeri tekneyle Kuşadası’nın
Dipburun yöresindeki Kanapiçe Koyu kıyısına yaklaşır.
Denizciler karaya çıkar. Tam o sırada Dipburun Karakol erleri “Dur! Teslim ol!” diye uyarır. İngiliz
askerleri Mehmetçiğin bu uyarısını dinlemeyip, teknelerine doğru kaçarlarken, Balıkesirli Er Musa şaşmaz tüfeğinin
tetiğini arka arkaya çeker. İngiliz subaylarından birisi ölü olarak denize
düşer, diğerleri ise ağır biçimde yaralanır.
Kuşadası
Kaymakamı Dilaver Argun Ankara’yı bilgilendirir. İngilizler öfkelidir: Dün
kurulan zayıf bir devletin askeri, nasıl olur da İngiliz askerini öldürür! Bu
olacak şey değildir. Türkiye toprağı ne demekmiş? Her İngiliz, izinsiz olarak
her devletin toprağına ayak basabilir!
Bu öfke selinde görüşmeler başlar.
İngilizler “Er Musa’nın kesinlikle
cezalandırılmasını” isterler… Ve çok geçmeden daha büyük bir donanma ile
Kuşadası kıyılarına yanaşmak için harekete geçerler.
Hükümet bu gelişmeleri, Bolu’yu ziyaret
etmekte olan Atatürk’e 18 Temmuz akşamı telgrafla bildir. Olayı öğrenen Atatürk
ne yapar? Atatürk, ‘Atatürk gibi’ iş yapar! O an Cevat Abbas’a Ankara’ya iletilmek üzere “Türk askeri, kendisine düşen vazifeyi yapmıştır” der ve Bolu’dan
ayrılır. Hükümet ise Kaymakam Dilaver
Ergun’a bir takdirname ve para ödülü gönderir. Bu arada. Ege bölgesindeki
birlikler kısmi seferberlik durumuna geçirilir. İzmir Müstahkem Mevki
Komutanlığı birlikleri, Balıkesir’den 2. Kolordu ile Afyon’daki 1. Kolordu
bölgeye doğru yola çıkar!
Karar kesindir: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yöneten iktidar, “Er Musa için” dünyanın
‘kabadayısı’ İngiltere ile gerekirse savaşacaktır!
Bu kararlılık karşısında İngiliz
elçisi, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü
Aras’ı ziyaret etmek zorunda kalır. Atatürk’ün Bakanı, Atatürk’ten aldığı
talimat üzerine Elçi’yi hiç konuşturmadan, “İngiliz askerlerinin bağımsız
bir devletin topraklarında ne işi vardır?” gibi seri sorularla bunaltır...
Tehdit için gelen Elçi, sonunda özür diler ve sorun böylece kapanır. (Geniş
bilgi için bkz: Garp Cephesi Kurmay
Başkanı Asım Gündüz,
“Hatıralarım”, Prof. Dr. Enver Konukçu, Atatürk Araştırma Merkezi
Dergisi, Sayı 54, Kasım 2002, Halit Çapın, “Kuşadası Olayı” 15-17
Temmuz, 1970 Milliyet Gazetesi)
Bu olayda asker de görevini yapmıştır; hükümet de!
Bu olay Atatürk Cumhuriyetinin gururudur!
Pekiyi… Çuval olayı için tarih ne
diyecek?
Hiç düşündünüz mü?
Haftaya buluşmak dileğiyle…
|
|
|
Edebiyatın serin iklimi& |
|
|
|
Cumartesi, 07 Ağustos 2010 |
|
Volkan yalazı sıcakların saldırısı yetmezmiş gibi Türkiye’nin
gündemine giren olayların ‘ateşi’ de bizi yakıyor. Ama bu hafta da gündeme hiç
bulaşmayacağım. Hatta, ‘İngilizci’ Mithat Paşa’nın Tuna Valiliği sırasında,
bayrağımız için “Ayyıldız yanında haç da olabilir” demesi gibi; Diyarbakır
Belediye Başkanı’nın uçuk-kaçık ‘çifte bayrak’ önerisinden filan da söz
etmeyeceğim. Şu çılgın sıcaklarda sizleri sanatın, edebiyatın serin iklimine
götürmek istiyorum.
Oğuz Paköz’ün öyküleri var önümde. “Sür Sürenin” adlı bu eseri
okumak oldukça keyifli. Hani kitap okurken belli bir süre sonra doğal olarak
yoruluruz ya… İşte o doğal ‘yorulma’ bu kitabı okurken semtinize bile
uğramıyor. Bir başka deyişle tam bir tatil kitabı. Olaylar şiir diliyle
anlatılıyor. Ve bu anlatımın özünde; deyimlerin, atasözlerinin, bilmecelerin,
tekerlemelerin izi var. Kitaba kimi zaman Dede Korkut tavrı, kimi zaman
Karacoğlan deyişi egemen. Bu sözlerimden, eseri sadece çocuklara yönelik bir
çalışma olarak görmeyiniz. Doğrusu, okurken ben öyle bir yargıya varmadım.
Bakınız, yazar bu yöntemi niçin seçtiğini şöyle anlatıyor: “Yazmadan
duramazdım/Öykü yitip gitmesin/Bu gelenek bitmesin/Eskinin gülmecesini/Kapalı
bilmecesini/Çözülmesini istedim/Emek verdim öylece/Hem duyurdum böylece”.
Dr. Oğuz Paköz, gerçek bir edebiyat insanı. Kahramanmaraş’ta dokuz
yıldır özveriyle yayımlanan çok beğendiğim ALKIŞ dergisinin de sahibi. Bu
dergiyi yayına sevgili Nihat Yücel hazırlıyor. (Nihat Yücel eski dostum. 1976
da çıkardığı ÖNCÜLER dergisinde benim de şiirlerim yayımlanırdı.) Değerli
okurlar; “Sür Sürenin” bir eğitim kurumu
yayını. Bu esere Kahramanmaraş Millî Eğitim Müdürlüğü’nden ulaşabilirsiniz.
Berfin Yayınları, dur durak bilmeden kitap yayınlıyor. Sadece
kitap mı? 16 yıldır Berfin Bahar dergisini ayakta tutuyor. Bu alkışlanacak bir
özveridir. Sayın İsmet Arslan’ı kutluyorum. Toplumcu edebiyatın güzellikler
bahçesi olan bu dergi kesinlikle izlenmeli. Diğer sayıları gibi; Haziran ve
Temmuz sayıları da dopdoluydu. Haziran sayısında Halit Payza’nın Nâzım’ın “Şeyh
Bedrettin Destanı”nı irdeleme yöntemi harikanın da ötesinde bir çalışma. İzzet
Harun Akçay’ın Temmuz sayısındaki “Roman Notları” ise bilmediklerimizi bildiriyor.
Dergiye ve Berfin Yayınları’na www.berfin.net sitesinden veya 0.212. 513 79 00
numaralı telefondan erişebilirsiniz.
Sevgili Abdullah Beyceoğlu
kültürün Adana cephesini sıkı tutuyor. Çukurova Sanat dergisine Türkçü çizgide
ne kadar sanat insanı varsa toplamış. Bu dergideki güzellikler içinde güzeli
seçmek zor. Ama. Sevim Çakıcı’nın Bursa’yı anlatan “Firuze Düşlü Şehir” şiiri
çok çarpıcı. Bu dergi okunmalı. Site adresi: www.cukurovadasanat.com
,Telefonu: 0 539 332 58 79.
Dergi ve yayıncılık deyince Gaziantep’de, Mehmet Kara gelir akla.
“Mavi” ilginç bir mevsim dergisi. Bir başka deyişle Mavi, her mevsim edebiyat
dünyamızı besleyen arı-duru bir kaynak. Bu dergimizin telefonu ise; 0 342 338 06 44.
Bu hafta konuğumuz kitap ve dergilerdi… Niçin dergiler? Dergiler,
olayların, fikirlerin, sanatın sakinlik içinde sürekli üretildiği önemli bir
kaynaktır da ondan! Bizler 18 yüzyılda bir üçgenin iç açılarının toplamını
bilmeyen geometriden habersiz topçu subayları barındırırken, Avrupa’da geometri
dergileri kapışılıyordu. Okumak insana özgüdür. Ve dergiler bir okul gibi insan
yetiştirir.
Haftaya buluşmak dileğiyle; esen kalın.
|
|
| | << Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>
| | Sonuçlar 1 - 9 Toplam: 164 |
|
|
Döviz Kuru(TCMB) |
| USD Alış | 1.5033 YTL | | USD Satış | 1.5106 YTL | | EURO Alış | 1.9179 YTL | | EURO Satış | 1.9272 YTL | |
|
Toplam Ziyaretçi |
|
59685433
|
|
Son 5 İlan |
| = Resimli | |
|